Mekke’de 7 Ağustos’ta imzalanan Savunma Anlaşması’nın üzerinden henüz iki ay geçmişken, Türkiye ve Pakistan Suudi Arabistan ile Husiler arasında yeniden tırmanan çatışmanın doğurduğu sorunlarla karşı karşıya kaldı . Bölgesel dayanışma ve ortak caydırıcılık vaat eden bir düzenlemenin şimdi nasıl uygulanabileceği , askerî desteğin nerede başlayıp nerede biteceği tartışılıyor. Ankara açısından mesele, Körfez güvenliğinde daha fazla söz sahibi olurken kendi karar alanını da koruyabilmekte düğümleniyor.
Paktın önemi, ortaya çıkarabileceği askerî kapasitenin ötesine uzanıyor. Suudi Arabistan’ın güvenlik ilişkilerini çeşitlendirme arayışı, Türkiye’nin bölgesel ağırlığı ve Pakistan’ın Riyad’la köklü bağları aynı çerçevede buluşuyor. Ancak , bu yakınlaşmanın kalıcı bir güvenlik düzenine dönüşmesi, üç başkentin farklı önceliklerini ne ölçüde uzlaştırabileceğine bağlı görünüyor.
Riyad’ın Güvenlik Hesabı
Bu Anlaşma’yı anlamak için Suudi Arabistan’ın değişen güvenlik yaklaşımına bakmak gerekir . İran kaynaklı füze ve insansız hava aracı tehditleri ile ABD caydırıcılığının sınırlarına ilişkin kaygılar, Riyad’ı tek bir güvenlik sağlayıcısına dayanmak yerine farklı ortaklıkları bir arada geliştirmeye yöneltiyor. Türkiye ve Pakistan’la kurulan bağ, bu daha geniş arayışın bir parçası olarak okunabilir.
Bu tercihin bölgesel liderlik boyutu da var. İran ve İsrail’in eylemlerinin istikrarsızlık kaynağı olarak görüldüğü bir dönemde Riyad, Türkiye gibi etkili bir bölgesel aktörle aynı güvenlik düzenlemesinde yer alarak , istikrarın sağlanmasında daha görünür bir rol üstlenmek istiyor. Mekke’deki imza, Suudi yönetimine askerî destek kadar diplomatik ağırlık da kazandırabilir.
Bununla birlikte, ortak savunma taahhütleri Riyad için bütünüyle yeni değil. Suudi Arabistan, Körfez İşbirliği Konseyi’nin altı üyesini kapsayan 2000 tarihli ortak savunma düzenlemesinin içinde yer alıyor . Pakistan’la da Eylül 2025’te karşılıklı savunma anlaşması imzaladı. Ancak , bu düzenlemeler uygulamada etkili bir karşılık üretemedi . Yeni paktın etkisini değerlendirirken, verilen siyasi sözlerle bunları hayata geçirecek imkânlar arasındaki mesafeyi gözetmek gerekiyor.
Pakistan, ikili anlaşma çerçevesinde Suudi Arabistan’a halihazırda asker ve hava savunma unsurları göndermiş bulunuyor. Türkiye ve Pakistan’dan gelebilecek ilave desteğin askerî dengeyi kökten değiştirmesi beklenmiyor. Katkının niteliği, tehdidin kaynağına ve tarafların o kriz için vereceği kararlara göre şekillenecek.
Diplomatik sonuçlar ise daha erken ortaya çıkabilir. İran savaşının başlangıcında Riyad , İslamabad’la yakınlaşmayı , esas itibarıyla Tahran’la müzakereleri etkilemek ve tırmanmayı sınırlamak için kullandı . Bu örnek, savunma ortaklıklarının kriz sırasında görüşme kanallarını güçlendirebileceğini de düşündürüyor. Türkiye’nin pakt içindeki katkısı değerlendirilirken bu imkânın gözden kaçırılmamasında yarar var.
Yemen’de İlk Sınav
Yemen’deki çatışmanın arkasında, yerel iktidar mücadeleleriyle bölgesel rekabetlerin iç içe geçtiği uzun bir geçmiş bulunuyor. Zeydi kökenli Ensarullah hareketi, yaygın adıyla Husiler, güney Yemen’deki ayrılıkçı oluşumlardan farklı bir siyasi çizgiye sahip. İran’ın desteği hareketin askerî kapasitesini güçlendirmiş olsa da Husilerin kendilerine özgü hedefleri ve yerel dayanakları da var. Sana’nın 2014’te ele geçirilmesini, Mart 2015’te Suudi öncülüğündeki müdahale izledi.
Nisan 2022’de BM aracılığıyla sağlanan ateşkes, savaşta önemli bir soluklanma imkânı yaratmıştı. Aynı yılın ekim ayında resmen uzatılamamasına rağmen sınır ötesi çatışmaların azaldığı fiilî sükûnet büyük ölçüde korundu. Son gelişmeler, bu kırılgan dengenin yeniden bozulduğuna işaret ediyor.
Tırmanmanın belirgin dönemeçlerinden biri, Yemen hükümetinin 13 Temmuz 2026’da İran’dan gelen bir uçağın inişini engellemek amacıyla Sana Havalimanı pistini vurduğunu açıklaması oldu. Husiler, Suudi Arabistan’ı sorumlu tutarak Suudi hedeflerine füze saldırıları başlattı.
Bu ortamda imzalanan Mekke Anlaşması, açıklanan çerçevesiyle, bir üyeye yönelik silahlı saldırının üçüne de yapılmış sayılmasını öngörüyordu. Üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarının 31 Ağustos’ta İstanbul’da gerçekleştirdiği ilk komite toplantısında, bölgesel sahiplenme ve krizlerin barışçıl çözümü öne çıkarıldı. Eylül ayında Husilerin Moka ve Perim Adası yönündeki ilerleyişi ise , Kızıldeniz’deki enerji ve ticaret yollarına ilişkin kaygıları artırdı. Bu gelişme, Babülmendep’te bütün deniz trafiğinin denetim altına alındığı anlamına gelmese de çatışmanın etkilerinin Yemen sınırlarını aşabileceğini gösterdi .
Yemen hükümetinin 4 Ekim’de Husi kontrolündeki bölgeleri geri almak üzere harekât başlattığını duyurmasının ardından, Mekke Paktının ilgili bakanları Riyad’da toplandı. Suudi Arabistan’ın talebi üzerine bu ülkeye askerî kuvvet ve kabiliyetlerin hızla konuşlandırılmasına yönelik tedbirler kararlaştırıldı. Bildirideki , ulusal mevzuata uygunluk ve üzerinde uzlaşılacak düzenlemeler kaydı, uygulamada taraflara ulusal çerçevede karar verebilecekleri bir alan bırakıyordu.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 8 Ekim’de , Türkiye’nin saldırı harekâtına katılmayacağını, savunma katkısının değerlendirildiğini ve anlaşmanın Meclise sunulmasına ilişkin hazırlıkların büyük ölçüde tamamlandığını açıklaması, Ankara’nın yaklaşımını belirginleştirdi. Mevcut desteğin ağırlıklı olarak ikili temelde yürütüldüğüne ilişkin haberler de dikkate alındığında, üçlü taahhütlerle , sahadaki görevler arasındaki ilişkinin henüz bütün ayrıntılarıyla açıklığa kavuşmadığı anlaşılıyor.
NATO Benzetmesi ve Nükleer Şemsiye Beklentisi
Bir üyeye yapılan saldırının bütün taraflara yapılmış sayılması, doğal olarak NATO’nun 5. maddesini hatırlatıyor. Ancak , NATO’da da bütün müttefiklerin aynı tür askerî müdahalede bulunması öngörülmüyor . Her üye gerekli gördüğü tedbirlerle yardım sağlıyor . Ayrıca , Antlaşma’nın coğrafi kapsamı, anayasal usuller ve diğer uluslararası taahhütlerle uyum hükümleri bu yükümlülüğün sınırlarını belirliyor.
Türkiye’nin yeni bir savunma ortaklığı kurması NATO üyeliğiyle bağdaşmakla birlikte, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Türkiye üzerinden NATO güvencesine kavuştuğu anlamına gelmez. Suudi topraklarındaki Türk birliklerine yönelik bir saldırı da NATO Antlaşması’nın coğrafi kapsamı nedeniyle kendiliğinden 5. madde güvencesi doğurmaz.
Mekke Paktı’nı NATO’dan ayıran başlıca unsuru , ortak savunmanın kurumsal altyapısı oluşturuyor . Yerleşik kuvvet planlaması, müşterek komuta düzeni ve istihbarat paylaşımı zaman içinde teşkil edilebilir . Üç ülkenin askerî gücü, her krizde aynı tehdit değerlendirmesini yapacaklarını göstermiyor. Dolayısıyla, Anlaşma’yı şimdiden NATO benzeri bir ittifak veya sınırları belirgin yeni bir bölgesel blok olarak tanımlamak erken görünüyor. “İslam NATO’su” ifadesi de mevcut yapıyı açıklamaktan çok beklentileri büyütme ve dışarıda kalan aktörlerin kaygılarını artırma riski taşıyor.
Nükleer boyutta da benzer bir ihtiyat gerekiyor. Pakistanlı yetkililer, Suudi Arabistan’la 2025’te imzalanan savunma anlaşmasının bir nükleer şemsiye içermediğini belirtmişti. Bu açıklama , Pakistan’ın nükleer kapasitesinin Türkiye ve Suudi Arabistan için otomatik güvence sayılmasını desteklemiyor. Böyle bir taahhüdün varlığı, kapasiteden veya siyasi imalardan hareketle varsayılamaz. Belirsizliğin caydırıcılığı artıracağı düşünülse bile , ortakların beklentilerini farklılaştırarak kriz yönetimini güçleştirmesi de mümkün.
Hukuki Durum ve Askerî Görevin Sınırları
Türkiye’deki tartışmanın merkezinde, Mekke Anlaşması’nın nasıl yürürlüğe gireceği ve hangi görevler için yetki sağlayacağı bulunuyor. Anayasa’nın 90. maddesi, uluslararası antlaşmaların onaylanmasını belirli istisnalar dışında TBMM’nin bir kanunla uygun bulmasına bağlıyor. Bu ölçekte bir ortak savunma düzenlemesinin teknik işbirliği istisnaları içinde değerlendirilmesi tartışmalı görünüyor.
Yurt dışına asker gönderilmesinde ise 92. madde önem kazanıyor. Temel yetki TBMM’ye ait olmakla birlikte, Türkiye’nin taraf olduğu antlaşmaların veya uluslararası nezaket kurallarının gerektirdiği haller için istisnalar bulunuyor. Dolayısıyla her görevlendirmenin dayanağını ve kapsamını ayrı değerlendirmek gerekiyor. Meclis tatildeyken Türkiye’nin ani saldırıya uğramasına ilişkin Cumhurbaşkanlığı yetkisi de başka bir ülkenin savunulmasına doğrudan dayanak oluşturmuyor.
Ankara mevcut ikili anlaşmalara dayanacaksa, bunların öngörülen görevleri ne ölçüde kapsadığının açıklanması yararlı olacaktır. Eğitim ve teknik destek için kurulmuş bir çerçeveyle muharip görevler arasında önemli farklar var. İlgili belgeler görülmeden bütün uygulamalar hakkında kesin hukuki hükme varmak güç olsa da , ana metnin ve yükümlülük doğuran eklerin, gerekli gizlilik usulleri korunarak parlamenter denetime açılması hem iç tartışmayı hem ortakların beklentilerini daha sağlam bir zemine taşıyabilir.
Uluslararası hukuk bakımından , silahlı saldırıya karşı kolektif meşru müdafaanın temel çerçevesini BM Şartı’nın 51. maddesi oluşturuyor. Saldırıya uğrayan devletin talebi, gereklilik ve orantılılık ölçütleri ile Güvenlik Konseyi’ne bildirim yükümlülüğü bu çerçevede önemini koruyor. Suudi topraklarında savunma desteği sağlanmasıyla Yemen içindeki hedeflere yönelik harekâtın hukuki değerlendirmesi aynı olmayacaktır. Yemen’in tanınan hükümetinin daveti söz konusu olduğunda da operasyonların kapsamı ve insancıl hukuk yükümlülükleri ayrıca ele alınmalıdır. İran’ın Husilere desteği ise her Husi eyleminin doğrudan İran’a atfedilmesi için tek başına yeterli sayılamaz.
Sahadaki riskler de Anlaşma’da kullanılan “savunma” tanımından daha geniş olabilir. Malzeme satışı, eğitim ve bakım desteğiyle Türk personelin Husi füzelerini önlemesi arasında angajman bakımından belirgin fark bulunuyor. Doğrudan hedefleme desteği veya harekâtla bütünleşen elektronik faaliyetler de ayrı değerlendirmeler gerektirebilir.
En hassas ihtimallerden biri, sınırlı başlayan görevin sahadaki beklenmedik gelişmeler karşısında genişlemesi. Bir hava savunma birliğine saldırı, personeli korumak için ilave tedbirleri , bu tedbirler de Yemen’de saldırının kaynağını etkisizleştirme taleplerini gündeme getirebilir. Görev coğrafyasının, süresinin, silah kullanma kurallarının ve millî komuta yetkisinin başlangıçta belirlenmesi, böyle bir genişlemenin yeni bir siyasi ve hukuki değerlendirme yapılmadan gerçekleşmesini önlemeye yardımcı olabilir.
Türkiye İçin Kazanımlar ve Maliyetler
Mekke Anlaşması , Türkiye’ye Körfez güvenliğine ilişkin karar süreçlerinde daha etkili olma imkânı sunabilir. Savunma üretimi, teknoloji, eğitim ve bakım projeleri de ekonomik ilişkilere yeni bir boyut kazandırabilir. Suudi mali kaynakları, Türk sanayi kapasitesi ve Pakistan’ın askerî tecrübesi bazı alanlarda birbirini tamamlayabilecek nitelikte.
Bunun karşısında sürekli konuşlandırmanın maliyeti, savunma stoklarının kullanımı ve Türkiye’nin kendi ihtiyaçlarına ayıracağı kaynaklar bulunuyor. İhracat ve yatırım beklentileriyle askerî sorumlulukların birlikte değerlendirilmesi, ortaklığın uzun vadeli sürdürülebilirliği açısından önem taşıyor.
Ankara’nın güvenilir ortak olma arzusu, Riyad’ın her askerî tercihine katılmasını gerektirmeyebilir. Anlaşma ile sağlanan güvencenin Suudi tarafını daha iddialı harekâtlara teşvik etmesi durumunda Türkiye’nin hareket alanı daralabilir. Bu nedenle , yardım taahhüdünün yanında, krizi büyütebilecek kararlar öncesinde etkili istişare imkânı da ortaklığın önemli bir parçası olacaktır.
Kızıldeniz’de ticaretin korunması benzer bir denge içeriyor. İstikrar, navlun ve sigorta maliyetleri üzerindeki baskıyı hafifletebilir. Türkiye’nin Husilerce doğrudan hasım olarak görülmesi ise ,Türk bayraklı gemilerin risklerini artırabilir. Deniz güvenliğine verilecek katkının siyasi ve askerî çerçevesi, bu iki ihtimalin hangisinin ağır basacağını etkileyebilir.
İsrail Karşısında Caydırıcılık
İsrail’de Türkiye’yi hasım olarak tanımlayan söylemin sertleşmesi, özellikle Suriye’deki çıkar çatışmalarıyla birlikte Ankara’da kaygı yaratıyor. Mekke Paktı, İsrail’in olası bir saldırının maliyetini hesaplarken dikkate alacağı ilave bir unsur olabilir. Bunun ağırlığı ise , üç başkentin birlikte hareket etme iradesine duyulan güvenle bağlantılı olacaktır.
Riyad ve İslamabad’ın ise ,Ankara’nın bütün bölgesel ihtilaflarına aynı önceliği vermesi beklenemez . Türkiye topraklarına saldırı, Suriye’deki Türk unsurlarının hedef alınması ve Filistin ya da Lübnan’daki operasyonlar ortaklar açısından farklı değerlendirmelere yol açabilir. Ülke dışındaki kuvvetlere ilişkin kapsam açıklığa kavuşmadan bütün bu durumlarda kolektif askerî cevap öngörmek güç.
Yemen’de ise beklenmedik bir sonucun ortaya çıkması ihtimali var. Türkiye’nin Husilerle doğrudan çatışması, hareketin güçlerini başka bir cepheye yönelterek İsrail üzerindeki baskıyı hafifletebilir. Tabiatıyla böyle bir dolaylı sonuç, anlaşmanın İsrail’in hedefleri doğrultusunda kurulduğunu göstermeye yetmez. Husilerin İsrail’e karşı mücadele iddiası da sivillerin ve ticari gemilerin güvenliğine ilişkin sorumluluklarını ortadan kaldırmıyor.
Paktın bölgesel inandırıcılığı, farklı kaynaklardan gelen tehditlere yaklaşımıyla da sınanacaktır. İran bağlantılı aktörlere karşı etkin davranırken İsrail’in saldırgan eylemleri karşısında etkisiz kalan bir yapı görüntüsü, ortak savunma söyleminin kabul görmesini zorlaştırabilir.
Ankara’nın Diğer İlişkileri
Türkiye’nin Körfez’de güçlenen bağları Yunanistan’da dikkatle izleniyor . Ancak , Riyad’la yakınlaşma, Suudi Arabistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz’de Ankara’nın bütün tezlerini benimseyeceği anlamına gelmiyor. Paktın Yunanistan’a karşı çevreleme girişimi olarak sunulması, Atina’nın İsrail ve diğer ortaklarla askerî ilişkilerini yoğunlaştırmasını teşvik edebilir. Yeni ortaklığın sağladığı güvenin müzakere alanını genişletmek için kullanılması, Türkiye’ye daha kalıcı yarar sağlayabilir. Deniz yetki alanı ihtilafları ve “Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru” (IMEC) gibi ekonomik projeler ise paktın ötesindeki birçok etkene bağlı kalacaktır.
İran açısından, bölgesel güvenliğin bölge ülkelerince üstlenilmesi ilke olarak olumlu görülebilir. Bunun Tahran’ın dışında kaldığı bir düzen içinde gelişmesi ise kuşatma kaygısını besleyebilir. Ankara’nın katkısının İran’a karşı geniş bir cepheleşmenin parçası sayılması, Yemen’deki gerilimi Türkiye–İran ilişkilerine taşıyabilir. Riyad’la yakınlaşırken Tahran’la diyaloğun sürdürülmesi ve askerî taahhütlerin sınırlarının anlatılması, bu riski azaltacak diplomatik alanı koruyabilir.
Pakistan’la dayanışmanın Hindistan ve Afganistan’la ilişkilere yansıması da dikkat gerektiriyor. Yeni Delhi, paktın bir Hindistan–Pakistan krizinde nasıl uygulanacağını izleyecektir. Suudi Arabistan’ın Hindistan’la yakın ilişkileri, ortakların önceliklerinin her durumda örtüşmeyebileceğini hatırlatıyor. Keşmir anlaşmazlığı, terör saldırıları ve sınır çatışmalarının aynı otomatik tepkiyle karşılanması, Ankara’nın seçeneklerini gereksiz yere daraltabilir.
Afganistan konusunda, Türkiye’nin Pakistan’la savunma ilişkisi kadar Kabil’le temas kurabilmesi de değer taşıyor. Afgan topraklarında faaliyet gösteren silahlı gruplarla Taliban yönetiminin doğrudan sorumluluğu arasındaki ayrım, bu diplomasinin hassas noktalarından biri. Ankara’nın her krizde Pakistan’ın askerî ortağı olarak algılanması arabuluculuk alanını daraltabilir . Ortaklık içindeki nüfuzunu sınır güvenliği ve karşılıklı taahhütler üzerinde uzlaşma için kullanması ise daha yapıcı sonuçlar verebilir.
Değişen Bölgesel Düzen
Mekke Paktı, ABD’nin bölgedeki rolüne ilişkin tartışmaların da içinde yer alıyor. Bu Anlaşma , ABD siyasi çevrelerinde , Riyad’ın Vaşington’dan NATO’nun 5. maddesine benzer bir güvence elde etme arayışından uzaklaşmasının işareti olarak değerlendiriyor. Bununla birlikte, Suudi–Amerikan ortaklığının reddedildiği sonucuna varılmıyor .
Bu ayrım önemli. Bölge ülkelerinin daha fazla güvenlik sorumluluğu üstlenmesi, bazı alanlarda Amerikan nüfuzunu sınırlarken Vaşington’ın askerî yükünü de hafifletebilir. ABD’nin , doğrudan güvence sağlayan konumdan ortaklarının kapasite ve işbirliğini bir araya getiren bir role yönelmesi halinde, üçlü düzenleme bu değişimle uyumlu da olabilir. Türkiye açısından belirleyici olan, ortaya çıkan işbölümünün Ankara’nın önceliklerine ve bağımsız karar verebilmesine ne ölçüde alan tanıyacağıdır.
Çin, enerji akışının ve ticaret yollarının güvenliğinden yarar sağlayabilir . Ancak , paktın İran’la yeni bir cepheleşmeye dönüşmesi Pekin’in hesabını değiştirebilir. Rusya da , Amerikan bölgedeki nüfuzunun azalmasıyla Türkiye’nin etkisinin artmasını aynı şekilde değerlendirmeyebilir. Her iki başkent bakımından da ilan edilmiş yekpare bir tutum varsaymak yerine somut gelişmelere verilecek tepkileri izlemek daha anlamlı görünüyor.
Mısır’ın katılımının bu Anlaşma’nın etkinliğini büyük ölçüde artıracağına hiç kuşku bulunmuyor . Her hal ve karda , bu ülke başta olmak üzere , BAE, Katar ile Umman’ın tercihleri de üçlü yapının hareket alanını etkileyecek. Bu ülkelerin kaygılarını dikkate alan bir ortaklığın bölgesel kabul görmesi daha kolay olabilir. Yemen’de yerel aktörlerin farklı hedefleri bulunduğu için askerî başarı, savaş sonrası siyasi uzlaşmayı kendiliğinden getirmeyecektir.
Güvenlik Arayışından Barış İmkânına
Türkiye’nin önündeki diplomatik imkân, savunma katkısını ateşkes çabalarıyla birlikte ilerletebilmesinde yatıyor. Suudi şehirlerinin korunmasına yönelik bir görevin Yemen’de toprak kazanma veya Husileri tasfiye etme hedefine dönüşmemesi, bu yaklaşımın inandırıcılığını güçlendirebilir. BM ve Umman’ın temas kanallarıyla çalışılması, paktın sağladığı siyasi ağırlığın müzakereye aktarılmasına yardımcı olabilir.
Yemen halkının ağırlaşan kayıpları da bu hesabın merkezinde yer almalı. Yerinden edilme, sivil altyapının tahribi ve insani erişim güçlükleri, askerî gelişmelerden bağımsız bir tali mesele değil . Kurulmak istenen istikrarın geleceğini doğrudan etkiliyor. Siyasi çözüm ufku açılmadığında, güvenlik adına elde edilen kazanımların kalıcı olması da zorlaşıyor.
Mekke Paktı, Türkiye’nin bölgesel ağırlığını artırma potansiyeli taşıyor. Bu potansiyelin karşılık bulması, Ankara’nın ortaklarına güven verirken kendi taahhütlerinin sınırlarını koruyabilmesine bağlı. Riyad’ın güvenliğine katkı sunarken Tahran’la diyaloğu sürdürmek, Pakistan’la dayanışırken Hindistan ve Afganistan’la temas imkânlarını açık tutmak, Türk diplomasisine dikkatli bir denge görevi yüklüyor.
Anlaşma’nın kalıcı değeri, ilk krizde ne kadar kuvvet sevk edildiği kadar, o kuvvetin hangi siyasi sonuca hizmet ettiğinde de aranacaktır. Türkiye askerî imkânlarını müzakere tecrübesiyle aynı hedefe yöneltebilirse, Mekke’de kurulan ortaklık ,bölgenin yeni savaşlara sürüklenmesini önleyen bir güvenlik anlayışına katkıda bulunabilir.