İnsanlık varoluş sınavında başarılı olabilecek mi ?

Dünya, dikkatini ve kaynaklarını giderek genişleyen bir çatışma coğrafyasına yöneltmiş durumda. Doğrudan savaşlar ve vekâlet mücadeleleri toplumları yıpratıyor. Büyük güçler arasındaki gerilim, uluslararası iş birliğinin dayandığı güveni aşındırıyor. Enerji arzındaki sarsıntılar fiyatları yükseltirken ekonomik sıkıntılar derinleşiyor, hükümetlerin hareket alanı daralıyor. Küresel kaos sürerken, müzakere masalarında temsilcisi bulunmayan devasa bir güç ise dünyanın farklı bölgelerinde hayatın koşullarını değiştiriyor. Isınan gezegen, kuraklıklarla, yıkıcı sellerle, eriyen buzullarla , orman yangınlarıyla ve ağırlaşan sıcak hava dalgalarıyla toplumların dayanıklılığını sınıyor.

Antalya’da 9–20 Kasım’da toplanacak COP31 İklim Zirvesi, işte bu iç içe geçmiş krizlerin ortasında gerçekleşecek. Zirvede alınacak kararlar ve bunların gerektiği gibi uygulanabilmesi, insanlığın güvenli bir gelecekte varlığını sürdürebilmesi açısından hayati önem taşıyor. Gıdanın üretilebildiği, suyun erişilebilir olduğu, şehirlerin yaşanabildiği ve devletlerin toplumlarını koruyabildiği koşullar, bir diğer deyişle, yaşamın devamı giderek artan bir tehditle karşı karşıya. Antalya’ya gelecek heyetler, ülkelerinin bugünkü çıkarlarını savunurken, aslında gelecek kuşakların bekası hakkında karar verecekler.

Bu nedenle, jeopolitik rekabetin böldüğü bir dünyanın, ortak geleceği koruyabilmek adına iş birliği yapıp yapmayacağı, COP31’in merkezindeki en temel soruyu oluşturuyor. Savaşlar ve siyasi öncelikler iklim meselesini gündemden uzaklaştırabilir, fakat onun vahim sonuçlarını ertelemek mümkün görünmüyor.

Otuz yıllık iklim diplomasinin sınırlı kazanımları

Küresel iklim diplomasisinin temelinde, başından beri çetin bir uzlaşma arayışı vardı. 1992 Rio süreci, bütün ülkelerin sorumluluk taşıdığını, ancak tarihsel katkılarının ve ekonomik imkânlarının aynı olmadığını kabul etti. Kyoto Protokolü, sanayileşmiş ülkelere emisyon azaltım yükümlülükleri getirdi. Paris Anlaşması ise, 2015’te bütün tarafları ulusal katkılar etrafında buluşturdu. Ortak hedefe, farklı ulusal yollarla ulaşmaya dayanan daha kapsayıcı bir düzen kurdu.

Bu yaklaşım uluslararası katılımı genişletmekle birlikte, verilen taahhütlerin yeterliliği ve uygulanması, büyük ölçüde ulusal siyasi iradeye bağlı kaldı. Hükümetler uzun vadeli hedeflerde uzlaşabilirken, o hedeflere ulaşmayı sağlayacak bütçe ve yatırım kararlarında aynı kararlılığı gösteremedi.

Antalya öncesinde yayımlanan yeni bir bilimsel değerlendirme, bu gecikmenin ağır bedelini daha açık biçimde ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın 21 Ekim tarihli 2026 Emisyon Açığı Raporu, mevcut politikaların dünyayı bu yüzyılda yaklaşık 2,8 derecelik ısınmaya götürdüğünü belirtiyor. Ulusal katkıların bütünüyle uygulanması ve benzer çabaların sürdürülmesi hâlinde bile öngörü yaklaşık 2,6 derece. Raporun incelediği, 1,5 derecenin aşılmasını mümkün olan en düşük düzeyde tutmayı amaçlayan yol ise küresel sera gazı emisyonlarının 2025’e göre 2030’da yüzde 18, 2035’te yüzde 45 azaltılmasını gerektiriyor.

Bu tablo, Paris hedefinden vazgeçilmesini değil, aşımın büyüklüğünü ve süresini sınırlamak için daha güçlü bir çabayı gerektiriyor. Her ilave ısınma, ağır ve kimi zaman geri döndürülemez zarar riskini artırıyor. Gelecekte atmosferden büyük miktarda karbon çekilebileceği beklentisi de bugünkü azaltımların yerine geçirilemez. Bu seçeneklerin ekonomik ve teknolojik sınırları bulunuyor.

Antalya’nın zamanlamasını kritik kılan, bu daralan hareket alanı. Bugün kurulacak santraller, fabrikalar, ulaşım sistemleri ve şehirler, önümüzdeki on yılların emisyonlarını belirleyecek. Diplomatik erteleme, ekonomik yapının içine yerleşen uzun vadeli bir tercihe dönüşüyor.

İklim güvenliği ve güç politikası

Savaşlar ve enerji krizleri, hükümetleri kısa vadeli arz güvencesine yöneltiyor. Ancak, bu ihtiyaçların uzun ömürlü fosil yakıt bağımlılıklarına dönüşmesi, gelecek krizlerin maliyetini de artırabilir. Enerji güvenliği ile iklim politikasını birlikte düşünmek, böyle dönemlerde daha büyük önem kazanıyor.

Yenilenebilir enerji, verimlilik, güçlü elektrik şebekeleri ve depolama yatırımları, ithal yakıtlara bağımlılığı azaltabilecek araçlar. Bunların yaygınlaşması ise, finansmana, altyapıya ve teknolojiye erişim gerektiriyor. Dolayısıyla, temiz enerji dönüşümü, ülkelerin ekonomik dayanıklılığıyla doğrudan bağlantılı bir dış politika meselesi hâline geliyor.

Büyük güçlerin Antalya’ya aynı beklentilerle gelmeyeceği açık. Avrupa Birliği, fosil yakıtlardan uzaklaşma ve temiz enerjiye geçiş konusunda daha güçlü uygulama beklerken, finansman sağlayan ülke tabanının genişlemesini istiyor. Bu tutum, iklim liderliği iddiasıyla mali yük paylaşımı kaygısını birlikte taşıyor.

ABD’nin Paris Anlaşması’ndan Trump’ın başkanlığı tekrar devralmasından sonra ikinci defa çekilmesi ise, ortak çabanın siyasi ve mali zeminini zayıflatıyor. Vaşington’un federal düzeydeki geri çekilişi, diğer ülkelerin sorumluluğunu artırırken, kendi kamuoylarından daha fazla katkı talep etmelerini de güçleştiriyor. Dünyanın başlıca ekonomilerinden birinin uzaklaştığı bir rejimde dayanışmayı korumak, Antalya’nın en zorlu diplomatik görevlerinden biri olacak.

Çin’in yaklaşımında, gelişmiş ülkelerin finansman yükümlülükleri, teknolojiye erişim ve iklim gerekçesiyle getirilen ticaret engellerine itiraz öne çıkıyor. Bu çerçeve, temiz teknolojilerin yaygınlaşmasıyla sanayi rekabetinin birbirine nasıl bağlandığını açıkça gösteriyor.

Zirvede, Hindistan’ın kalkınma ve enerjiye erişim ihtiyaçlarını, Rusya ile diğer fosil yakıt ihracatçılarının gelirlerini ve mevcut yatırımlarını koruma kaygılarını vurgulamaları beklenebilir. Bu çıkarlar dikkate alındığında, bütün ülkelere aynı hızda uygulanacak bir dönüşüm takviminde uzlaşmak güç görünüyor. Buna karşılık, ulusal farklılıkların ,sürekli ertelemenin gerekçesine dönüşmesi de ortak hedefi anlamsızlaştıracaktır. Antalya diplomasisinin başarısı, bu iki uç arasında uygulanabilir bir sorumluluk paylaşımı kurabilmesine bağlı olacak.

Sanayileşmiş ülkelerin güvenilirliği

Bu paylaşımın başlangıç noktası, sanayileşmiş ülkelerin üstlendikleri taahhütleri yerine getirmesidir. Tarihsel emisyonların birikimindeki rolleri, mali kapasiteleri ve teknolojik imkânları, bu ülkelere daha ağır bir sorumluluk yüklüyor. Kendi ekonomilerinde dönüşümü hızlandırmaları kadar, daha sınırlı kaynaklara sahip ülkelerin dönüşümünü desteklemeleri de belirleyici.

Finansman sözleri tutulmadığında kaybedilen yalnızca para olmuyor. Gelişmekte olan ülkelerin daha iddialı hedefler üstlenmesini sağlayacak siyasi güven de aşınıyor. Kaynağı belirsiz bir destek vaadi karşılığında somut ekonomik maliyet üstlenmek, hiçbir hükümet açısından kolay savunulabilir bir karar değil.

Bakü’de kabul edilen, gelişmiş ülkelerin öncülüğünde iklim finansmanının 2035’e kadar yılda en az 300 milyar dolara çıkarılması hedefi bu nedenle önemli. Kamu ve özel kaynakların toplamını yıllık 1,3 trilyon dolara ulaştırma yönündeki daha geniş hedef ise çok daha kapsamlı bir seferberlik gerektiriyor. Bu rakamların açıklanmış olması, kaynakların hazır olduğu anlamına gelmiyor.

Antalya’da güveni güçlendirecek adım, hangi katkının ne zaman sağlanacağını, ne kadarının hibe olacağını ve en kırılgan ülkelere nasıl ulaşacağını görünür kılmak olabilir. İklim felaketlerinden korunmak için borçlanmak zorunda kalan bir ülkenin mali bağımlılığını derinleştiren düzenlemeler, adil dönüşüm vaadini inandırıcılıktan uzaklaştırır.

Sanayileşmiş ülkelerin bütçe baskıları, rekabet kaygıları ve iç siyasi direnç nedeniyle yeni yükümlülüklere ihtiyatla yaklaşmaları beklenebilir. Ancak önceden kabul edilmiş sorumlulukların her ekonomik sıkıntıda yeniden tartışmaya açılması, uluslararası taahhüdün anlamını zedeler. Daha geniş bir katkı tabanı arayışı, mevcut yükümlülüklerin yerine getirilmesini geciktirmemeli.

Antalya’da uzlaşmanın içeriği

COP31’den yeni bir kurucu anlaşma çıkmasını beklemekten ziyade, mevcut iklim rejiminin uygulama gücünü artıracak sonuçlar üzerinde durulması daha gerçekçi bir yaklaşım olur.

Öncelikle ulusal hedeflerle gerçek ekonomi arasındaki bağ güçlendirilmeli. Emisyon azaltımının hangi sektörlerde, hangi yatırımlarla ve hangi ara tarihlerde gerçekleşeceğini gösteren planlar, uzun vadeli vaatleri değerlendirilebilir hâle getirir. Bu planların finansman ihtiyacının belirlenmesi, uluslararası desteğin de daha etkili kullanılmasını sağlayabilir.

Fosil yakıtlardan uzaklaşma konusunda, ülkelerin farklı koşullarını gözeten sektör yol haritaları da önemli bir ilerleme olur. Böyle bir yaklaşımın siyasi desteği, dönüşümün çalışanlar, düşük gelirli haneler ve fosil yakıta bağımlı bölgeler üzerindeki etkilerinin nasıl karşılanacağına bağlı. Geçişin maliyeti en zayıf kesimlere bırakılırsa iklim politikasının toplumsal zemini daralır.

Uyum ve kayıp-zarar desteği de sonuç paketinin merkezinde yer almalı. Erken uyarı sistemleri, su altyapısı, dayanıklı tarım ve afetlere hazırlık yatırımları, bugünün insanlarını koruyor. Emisyonların azaltılmasıyla bu ihtiyaçların karşılanması birbirini tamamlıyor.

Türkiye Başkanlığının elektrifikasyon, verimli binalar ve sıfır atık girişimleri somut uygulama alanları sunuyor. Ancak , başkanlık girişimleri, gönüllü ortaklıklar ve bütün tarafların müzakereyle kabul ettiği kararlar arasındaki fark korunmalı. Zirvenin başarısını değerlendirmek için hangi sonucun kimleri, hangi araçlarla harekete geçireceği açık olmalı.

Bütün bu başlıkları birleştiren ihtiyaç ise hesap verebilirlik. Finansmanın gerçekten aktarılıp aktarılmadığı, yatırımların tamamlanıp tamamlanmadığı ve emisyonların hangi yönde ilerlediği anlaşılır biçimde izlenebilmeli. Antalya’nın tarihî ağırlığı, uygulanmayan taahhütlerin diplomatik hafızada kaybolmasını zorlaştıracak bir düzen kurabilmesinden doğabilir.

Türkiye’nin önündeki diplomatik fırsat

Türkiye için zirve, uluslararası görünürlüğün ötesinde bir sorumluluk taşıyor. Ankara, gelişmiş ülkelerin mali ve siyasi sınırlarını, gelişmekte olan dünyanın kalkınma taleplerini ve kırılgan ülkelerin acil korunma ihtiyacını aynı müzakere çerçevesinde buluşturabilir.

Türkiye’nin ev sahipliği ve konferans başkanlığı ile Avustralya’nın müzakere başkanlığını bir araya getiren düzenleme, yakın eşgüdüm gerektiriyor. Bu ortaklık , farklı coğrafyaların kaygılarını ortak bir sonuca taşıyabildiği ölçüde değer kazanacak .

Tabiatıyla, Türkiye’nin uzlaştırıcı rolü, kendi dönüşümünün inandırıcılığıyla da güçlenecek . Enerji, sanayi, ulaşım ve tarımda açık uygulama takvimleri , yatırımcılara öngörülebilirlik, müzakere ortaklarına ise güven sağlar. Akdeniz’de yangın, kuraklık ve su güvenliği alanlarında finansmanı belirlenmiş bölgesel projeler de Antalya’nın kalıcı mirasının parçası olabilir.

Bu çabaları bir “Antalya Uygulama Paketi” etrafında toplamak, güçlü bir diplomatik hedef olabilir. Paketin değeri, kapsadığı başlıkların çokluğundan ziyade taahhütleri kaynaklarla, takvimlerle ve düzenli izlemeyle birleştirmesine bağlıdır.

İklim değişikliği, devletlerin birbirleriyle olan anlaşmazlıklarını ortadan kaldıramaz. Fakat o anlaşmazlıkların yönetildiği dünyanın yaşanabilirliğini giderek daha fazla etkileyeceği kuşkusuz. Büyük güçlerin rekabeti sürerken ortak güvenliği koruyacak iş birliği alanlarını açık tutmak, diplomasinin en temel görevlerinden biri hâline geliyor.

Antalya’da bütün çelişkiler çözülemeyebilir. Buna karşılık, sanayileşmiş ülkelerin sorumluluklarını somutlaştırdığı, gelişmekte olan ülkelerin destek karşılığında dönüşümü hızlandırdığı ve uygulamanın görünür biçimde izlendiği bir uzlaşma mümkündür. Böyle bir sonuç, çok taraflılığın hâlâ hayat kurtarabilecek kapasiteye sahip olduğunu gösterecektir.

Tarih, Antalya’yı dünyaya ne kadar etkileyici sözler söylendiğiyle değil, o sözlerin ardından nelerin değiştiğiyle değerlendirecek. Bugünün devletleri güçlerini korumaya çalışırken, gelecek kuşaklara üzerinde yaşayabilecekleri bir dünya bırakma sorumluluğunu da taşıyor. COP31’in asıl sınavı, bu sorumluluğu diplomatik bir temenniden devlet davranışına dönüştürebilmek olacak .