Karadeniz’in batı kıyılarından gelen saldırı haberleri, Türkiye’nin uzun süredir korumaya çalıştığı hassas dengeyi sarsıyor. Bu yıl Türk bayraklı, Türk sahipli veya işletmesi/ortaklığı Türk şirketlerine ait ticari yük gemileri defalarca hedef alındı ve vuruldu . Bulgaristan açıklarında saldırıya uğrayan gemiler, Romanya yakınlarında alev alan tankerler ve kayıp denizciler, kuzeydeki savaşın artık çok daha geniş bir coğrafyanın güvenliğini rehin alabileceğini gösteriyor. Deniz üzerinde çizilmiş sınırlar, savaşın ekonomik ve siyasi sonuçlarını kıyıdan uzak tutmaya yetmiyor.
Karadeniz, Rusya-Ukrayna savaşına yeni katılmış bir cephe değil. Ancak , çatışmanın ticaret yolları boyunca NATO ülkelerinin yakın çevresine uzanması, farklı bir döneme girildiğinin habercisi olabilir. Bir zamanlar Ukrayna limanlarının kaderi olarak görülen mesele, bugün bölgenin bütün limanlarını, enerji yatırımlarını ve dış dünyayla bağlantılarını ilgilendiriyor.
Türkiye, 1936 Montreux (Montrö) Boğazlar Rejimi Sözleşmesi'nin hükümlerini uygulayarak savaşın genişlemesini sınırlayan önemli bir rol oynadı. Şimdi bu rolün önünde yeni bir soru yükseliyor . Boğazlardan askerî geçişi denetlemek, Karadeniz’deki güvensizliği ne ölçüde kontrol altında tutabilecek ?
Savaşın Hedefi
Deniz ticaretine yönelik bir saldırının etkisi, sadece vurulan geminin büyüklüğüyle ölçülemez . Birkaç patlama, yüzlerce geminin rotasını, taşıma maliyetlerini ve limanların geleceğini değiştirebilir. Sigorta bedelleri yükseldiğinde, gemi şirketlerinin kaygıları arttığında ve teslimatlar aksadığında savaş, ateş açılmayan kıyılara da uzanabilir .
Ukrayna açısından denize erişim, ülkenin ekonomik olarak ayakta kalmasının başta gelen koşulları arasında yer alıyor . Rusya’nın limanlar üzerindeki baskısı, Tuna üzerinden ve Romanya-Bulgaristan kıyılarına yakın güzergâhlardan yapılan taşımacılığın önemini artırdı. Son saldırıların bu çevrede yoğunlaşması, Kiev’in dış dünyayla bağlantısını kesme arayışının daha geniş bir alana taşınabileceği kaygısını artırıyor .
Moskova’nın artan saldırıları , Ukrayna’nın gelirlerini azaltmak, Batılı destekçilerinin kararlılığını sınamak ve müzakere gücünü artırmak istediğini düşündürüyor. Bununla birlikte, sözkonusu saldırıların kimin tarafından düzenlendiği tam belli değil . Bulgar yetkililer Rusya’ya yönelik şüphelerini dile getirirken kesin kanıt bulunmadığına işaret ediyor.
Ukrayna ise , çok daha güçlü bir donanmaya karşı insansız araçlarla ve uzaktan saldırılarla alan açmaya çalışıyor. Ancak , mücadelenin askerî hedeflerden petrol taşıyan ticari gemilere uzanması , başka ülkelerin çıkarlarını ve denizcilerin hayatlarını da doğrudan etkilemeye başladı . Ukraynalı yetkililerin Rus petrol ticaretinde kullanılan bazı tankerlere yönelik saldırıları üstlenmiş olması, Ankara’nın kaygılarının neden tek taraflı olmadığını açıklıyor.
Savaşı başlatan Rusya ile ülkesini savunan Ukrayna’nın konumları aynı değil. Yine de bu farklılık, sivil gemileri koruyan kuralları , taraflardan biri için geçersiz hale getirmiyor . Bir tankerin yaptırıma tabi olması veya Rusya’ya gelir sağlaması, tek başına ona saldırılmasını hukuken meşru kılmıyor . Ankara’nın ,Kiev’in egemenliğine desteğini sürdürürken , her iki tarafa da deniz ticaretinin korunmasına verdiği önemi ısrarla hatırlatması tutarlı bir yaklaşım olur .
Üstelik , saldırı imkânlarının yaygınlaşmasıyla , denizde düzen kurma kabiliyeti felce uğrarken , hasmının hareketini engelleyebilen bir ülke, kendi deniz ticaretini de sekteye uğratır . Maalesef Karadeniz, tarafların birbirine zarar verme potansiyelinin , ortak güvenlik zemini oluşturma iradesinin önüne geçtiği bir döneme doğru sürükleniyor.
Montrö’nün Koruduğu Denge
Montrö’nün Türkiye’ye sağladığı imkân, doksan yıllık bir Sözleşme’nin maddelerinden daha geniş bir siyasi anlam taşıyor. Bölge dışı güçlerin Karadeniz’deki askerî varlığına sınırlar getirirken , kıyıdaşların güvenliğini gözeten bu düzenleme, stratejik bir bölgede rekabetin bütünüyle sınırsız hale gelmesini önleyen az sayıdaki sağlam dayanak arasında bulunuyor.
Ankara’nın savaşın başından beri izlediği politika , hem Rusya’nın Boğazlar üzerinden donanmasını takviye etmesini sınırladı , hem de dışarıdan yeni bir askerî yığınak yapılmasını caydırmayı amaçladı. Bu bakımdan , Montrö’yü yalnızca ABD’yi Karadeniz dışında tutan bir araç olarak görmek, Türkiye’ye sağladığı kapsamlı stratejik değeri azaltır .
Hukuki çerçeve de bu ayrımı yansıtıyor. Türkiye savaşın dışında kaldığında sözleşmenin temel yasağı, savaşan devletlerin savaş gemilerine yöneliyor . Savaş dışındaki devletler ise , gemi türü, tonaj ve kalış süresi gibi sınırlamalara tabi bulunuyor. Ankara’nın bütün ülkelere savaş gemisi göndermekten kaçınmaları çağrısı, bu çerçeveyi tamamlayan diplomatik bir tercih. Dolayısıyla , sadece ABD gemilerine yönelik otomatik ve koşulsuz bir yasaktan söz etmek isabetli olmaz.
Bugünkü sorun, Montrö’nün başarısızlığı olarak da okunmamalı. Sözleşme, Türk Boğazlarından geçişi düzenliyor .Karadeniz’de yapılabilecek saldırıları önlemiyor. Kıyıdan havalanan bir insansız araç, Boğazları geçmeden de Türkiye’nin güvenliğini olumsuz yönde etkileyebilir. Montrö’nün koruduğu dengeyi sürdürebilmek, artık denizde daha fazla işbirliğine bağlı görünüyor.
Vaşington’un Hesabı, Komşuların Kaygısı
ABD’nin Romanya ve Bulgaristan üzerinden Karadeniz’deki etkisini güçlendirmesi, Türkiye açısından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişme. Üsler, eğitim, istihbarat ve savunma yardımları, büyük bir Amerikan filosunun sürekli Karadeniz’de bulunmasına gerek kalmadan da Vaşington’a önemli bir hareket alanı sağlıyor. ABD’nin resmî strateji belgeleri, bölgeye ilgisinin askerî güvenliğin yanında enerji ve ulaşım bağlantılarını da kapsadığını gösteriyor.
Ancak , Bükreş ve Sofya’yı bu siyasetin yalnızca pasif araçları saymak, Ankara’nın önündeki diplomatik tabloyu basitleştirir. Her iki ülke de savaşın kendi kıyılarına yaklaşmasından endişe ediyor. Bulgaristan’ın NATO’dan daha fazla uçak ve insansız araçlara karşı savunma desteği istemesinde, Vaşington’la yakınlaşma arzusunun yanı sıra korunmasız kalma korkusu da var.
Türkiye’nin bölgesel sahiplenme yaklaşımı ile komşularının dış güvence arayışı arasındaki mesafe, somut işbirliğiyle daraltılabilir . Ankara, Romanya ve Bulgaristan’ın güvenliğine ne kadar fazla katkıda bulunursa Karadeniz’in geleceğinde o kadar etkili olur. Dış askerî varlığın artmasına ilişkin çekinceler, komşuların güvenlik ihtiyacına cevap veren önerilerle birlikte dile getirildiğinde daha güçlü karşılık bulacaktır.
Vaşington bakımından da Karadeniz’de kontrolsüz tırmanmanın arzu edilen bir gelişme olduğu söylenemez. Rusya’yı baskı altında tutma hedefi, bir müttefikin doğrudan çatışmaya sürüklenmesi riskini ortadan kaldırmıyor. ABD’nin , Karadeniz'deki askeri gerilimi düşürmek ve sivil gemi trafiğini güvenceye almak amacıyla Mart 2025’te Rus ve Ukraynalı yetkililerle Riyad’da gerçekleştirdiği doğrudan/dolaylı görüşmeler bu alanın askerî rekabet kadar diplomatik pazarlığa da açık olduğunu göstermişti. Türkiye, kıyıdaşların öncülüğündeki bir güvenlik düzenine verilecek müttefik desteği konusunda bu ortak çıkarı değerlendirebilir .
Bir Denizin Birbirine Bağladığı Ortak Kaderler
Türkiye için Karadeniz’deki istikrarsızlığın bedelinin , Boğazlar üzerindeki siyasi baskıyla sınırlı kalmayacağı aşikar . Ticaret gemileri, enerji hatları, denizdeki doğal gaz üretimi ve kıyı ekonomileri aynı belirsizlikten etkilenebilir. Bir tankerdeki yangının çevresel sonuçları, bir limanın çalışamaz hale gelmesi veya taşımacılık maliyetlerinin yükselmesi, savaşın gündelik hayata uzanan bedelini oluşturur.
Romanya’nın Köstence ve Tuna üzerinden üstlendiği ticari rol, Bulgaristan’ın limanları ve kıyı turizmi, Gürcistan’ın Poti ve Batum üzerinden kurduğu bağlantılar da bu denizin güvenliğine bağlı. Abhazya sorununun ve Rus askerî varlığının gölgesindeki Gürcistan’ın hassasiyeti, Karadeniz’i yalnızca NATO ile Rusya arasında bir rekabet alanı olarak görmenin eksikliğini ayrıca ortaya koyuyor. Orta Koridor projesini ilerletmeye çalışan Türkiye açısından doğu kıyısındaki istikrar da batı kıyısı kadar önemli.
Rusya’nın da bu güvensiz atmosferden olumsuz etkilenmemesi mümkün değil . Ukrayna’nın ihracatını zorlaştıran bir ortam, Rus limanlarını ve enerji sevkiyatını da daha kırılgan hale getirebilir. Moskova’nın baskısıyla büyüyen korku, Romanya ve Bulgaristan’ı daha fazla Amerikan ve NATO desteğine yöneltebilir. Böylece Rusya, uzak tutmak istediği askerî varlığın güçlenmesine bizzat kendisi zemin hazırlamış olur .
Bu krizden geçici kazanç sağlayanlar elbette çıkabilir . Fakat , savunma şirketlerinin yeni siparişler alması , taşımacılığın başka güzergâhlara kayması veya bazı ülkelerin siyasi nüfuzunun artması gibi kısmi kazanımlar, kıyıdaşların ortak kaybını ortadan kaldırmıyor. Türkiye’nin arabuluculuk değerinin yükselmesi de çevresindeki güvenliğin aşınmasını telafi etmiyor .
Ankara’nın Açabileceği Diplomatik Alan
NATO’nun önündeki seçenekler, sessiz kalmak veya Rusya ile savaşa girmekten ibaret değil. Müttefiklerin gözetleme, erken uyarı ve savunma imkânlarını güçlendirmek, ticari gemilerin korunmasına katkıda bulunabilir. Ayrıca , her saldırı da otomatik olarak ortak savunma yükümlülüğü doğurmaz . Olayın yeri, hedefi ve niteliği hukuki değerlendirmeyi değiştiriyor. Kıyıya yakın bir ticaret gemisinin vurulmasıyla bir müttefikin ülkesine saldırılması aynı durum değil.
Ankara açısından en verimli zemin, Türkiye, Romanya ve Bulgaristan arasındaki işbirliğini derinleştirmek olabilir. Üç ülkenin mayın tehlikesine karşı başlattığı ortak çalışma, bu konuda istifade edilebilecek kıymetli bir deneyim sunuyor. Ticari trafiğe ilişkin risklerin paylaşılması, tehlike altındaki gemilere daha hızlı yardım ulaştırılması ve liman çevrelerinin korunması, bu ilişkinin doğal devamı olarak ele alınabilir.
Silahlı refakat gibi daha ileri adımlar ise , siyasi sınırları belirlenmeden üstlenildiğinde yeni riskler yaratır. Ticaret gemisini korumak için başlatılan bir görevin , karşı kıyıdaki hedeflere saldırıya dönüşmesi, Türkiye’nin korumaya çalıştığı dengeyi altüst edebilir . Müttefik desteğinin amacı ve sınırları üzerinde başlangıçta sağlanacak netlik , sonradan yaşanabilecek ağır anlaşmazlıkları önleyebilir.
Bu çabanın diplomatik ayağında BM yeniden işlev kazanabilir. Rusya’nın veto yetkisi Güvenlik Konseyi’nin gücünü sınırlasa da , Genel Sekreter’in kolaylaştırıcılığına ve tarafların rızasıyla kurulacak düzenlemelere engel değil. Türkiye ile BM’nin öncülük ettiği “Tahıl Girişimi” , savaş sürerken de sınırlı bir alanda anlaşma sağlanabildiğini göstermişti.
Bugün benzer bir girişim, ticari gemilerin ve denizcilerin korunmasına odaklanabilir. Sivil gemilere saldırılmaması, bu gemilerin askerî amaçlarla kullanılmaması ve tehlikeli olaylarda taraflar arasında doğrudan temas kurulması, müzakereye açılabilecek başlıklar arasında yer alabilir . İhlallerin bağımsız biçimde incelenebilmesi de verilecek sözlere inandırıcılık kazandırabilir.
Hiç kuşkusuz, böyle bir süreç, Ukrayna’nın egemenliğine ilişkin temel ihtilafları çözümlemez . Diplomasinin , her zaman bütün sorunların aynı masada sonuçlandırılmasını sağlayaması gerçekçi olmaz . Bazen , üzerinde anlaşılabilen dar bir alandan başlayan diplomatik çabalar, büyük bir felaketin önlenmesini sağlayabilir . Ankara’nın Moskova ve Kiev’le konuşabilmesi, müttefikleriyle birlikte hareket etmesi ve Montrö’nün sağladığı güvenilirliği koruması, bu ihtimale değer kazandırıyor.
Karadeniz’in Geleceğinde Söz Sahibi Olmak
Karadeniz’de, herkesin daha fazla güvenlik aradığı, fakat attığı her adımla diğerlerinin güvensizliğini büyüttüğü bir döneme giriliyor. Rusya’nın baskısı dış askerî desteğe talebi artırıyor , bu desteğin büyümesi Moskova’nın kuşatılma söylemini güçlendiriyor. Ukrayna’nın denizde nefes alma mücadelesi ise , giderek daha fazla ülkenin çıkarıyla kesişiyor.
Türkiye, bu kısır döngünün dışında kalabileceğini varsayacak bir coğrafyada bulunmuyor.
Ankara’nın birikimi, yalnızca taraflar arasında mesaj taşımasından kaynaklanmıyor. Montrö’ye bağlılığı, İttifak üyeliği , kıyıdaş kimliği ve savaşın iki tarafıyla da konuşabilmesi, birlikte kullanıldığında daha geniş bir diplomatik imkân yaratıyor. Bu imkânın değeri, krizin Türkiye’ye kazandırdığı stratejik önemle değil, Türkiye’nin krizi ne ölçüde sınırlayabildiğiyle ortaya çıkacak.
Karadeniz’i bir güç gösterisi alanına dönüştürmek kolaylaştıkça, onu yaşanabilir bir ortak coğrafya olarak tutmak daha kıymetli hale geliyor.
Türkiye’nin önündeki tarihî fırsat, savaşın kendisine biçtiği rolü kabullenmek yerine , bölgenin güvenliği için uygulanabilir bir mutabakat önermek olabilir. Bu girişimi , hiçbir ülkenin , komşularının ticaretini ve güvenliğini sürekli tehdit altında tutarak kendi kıyılarında kalıcı istikrar ve güvenlik kuramayacağı gerçeğini bütün taraflara hatırlatmakla başlatabilir .
Montrö, Türkiye’ye Boğazlarda , egemenlikle eş anlamlı bir söz hakkı verdi. Bu sözün Karadeniz’in geleceğinde de ağırlık taşıması, denizin iki yakasında güven üretebilmesine bağlı. Türkiye’nin başarısı, savaşın kapısını ne kadar sıkı tuttuğu kadar, barış ve güvenliğe giden yolu nasıl açabildiğiyle hatırlanacak .