Zirve öncesi ortam

Donald Trump ile Xi Jinping, 24 Eylül’de Vaşington’da buluştuklarında, ABD–Çin ilişkileri ticaret savaşına güçlükle ara veren kırılgan bir ateşkese dayanıyordu.Teknoloji rekabeti ve Tayvan anlaşmazlığı gündemdeki yerini korurken, İran savaşı ile Ukrayna’daki çatışma da görüşmelerin üzerine gölge düşürüyordu. Yaklaşan ara seçimler öncesinde Trump, Amerikan ekonomisine kazanç sağlayacak, seçmenine de başarı olarak anlatabileceği sonuçlar arıyordu. Xi’nin önceliği ise, ticari istikrarı korumak, Çin üzerindeki baskıları hafifletmek ve Tayvan konusundaki büyük hassasiyetini Vaşington’a bir kez daha iletmek gibi görünüyordu. Farklı hesaplarla müzakere masasına oturan iki liderin ortak noktası, yeni bir gerilimden kaçınma isteğiydi .

Vaşington’daki istisnai törenler ve sıcak dostluk mesajları, bir süredir arzu edilen yumuşama havasına katkıda bulundu. Fakat, sıcak görüntülerden geriye daha uzun soluklu bir soru kaldı. İki ülke en üst düzeydeki bu buluşmaya, ilişkileri düzeltmek amacıyla zaman kazanmak için mi yoksa rekabetin bir sonraki aşamasına hazırlanmak için mi katıldı? Büyük olasılıkla her iki ihtimal de eşit derecede geçerliydi.

Masada kimin eli daha güçlüydü

Toplantı öncesinde, Xi’nin görüşmelere nispeten daha rahat girdiği izlenimi yaygındı. Trump’ın seçim takvimine karşılık, Çin lideri daha uzun bir siyasi ufukla hareket edebiliyor. Pekin’in nadir toprak elementlerindeki ağırlığı da elini güçlendirmiş görünüyor. Vaşington’ın ekonomik baskı araçlarına karşılık verebilmesi, Çin’in masadaki hareket alanını bir ölçüde genişletmiş olabilir.

Öte yandan, Pekin’in de göz ardı edemeyeceği sorunları var. Büyüme, istihdam ve dış pazarlara erişim, Çin yönetiminin gelecek hesaplarında önemli bir yer tutuyor. Seçim baskısının bulunmaması, ekonomik sıkıntıların siyasi etkisini ortadan kaldırmıyor. Amerikan pazarının, finans sisteminin ve teknolojisinin ağırlığı da Pekin’in karşısındaki denklemi karmaşıklaştırıyor.
İki lider arasındaki fark, en çok zamana bakışlarında hissediliyor. Trump yakın vadede görünür kazanımlar ararken Xi, Çin’in gelişmesini sürdürebileceği dış koşulları korumayı öne alıyor.

Ticarette nefes alma ihtiyacı

Ticaret ateşkesinin 10 Ocak 2027’ye uzatılması, iki başkentin de ekonomik kopuşun maliyetinden şimdilik uzak durmak istediğini düşündürüyor. Zirve öncesinde açıklanan bu adım, görüşmelere rahat nefes aldırdı. İş dünyası açısından ise belirsizlik devam ediyor. Bugünkü koşullarda verilen bir yatırım kararının, yarın siyasi bir anlaşmazlığa bağlı olarak ortaya çıkabilecek yeni şartlarda uygulanabilir olup olmayacağı belli değil.

Tarım ürünleriyle ileri teknoloji aynı masada konuşulsa da uzlaşma imkânları birbirinden oldukça farklı. Yeni bir tarım siparişinde karşılıklı kazancı görmek nispeten daha kolay. Gelişmiş bir çip söz konusu olduğunda ise, geleceğin sanayisi ve askerî kapasitesiyle ilgili kaygılar devreye giriyor. Bu nedenle daha az hassas alanlarda adım adım ilerlemek, bütün sorunları tek bir anlaşmayla çözmeye çalışmaktan daha fazla karşılık bulabilir.
Geçmiş taahhütlerde yaşanan gecikmeler de yeni açıklamalara ihtiyatla yaklaşılmasına yol açıyor.

Yapay Zekâ yarışı

Yapay zekâda iki ülke arasındaki keskin rekabet görünür gelecekte devam edecek gibi görünüyor. Bu konudaki amansız yarışın ucunda sanayinin ve güvenliğin geleceğinde söz sahibi olma beklentisi var. Ancak, yoğun rekabete rağmen Vaşington ile Pekin, yapay zekanın yaratması muhtemel ortak riskleri konuşmaktan da kaçınmıyor.

Kontrol dışına çıkan bir sistem veya yanlış yorumlanan bir teknolojik gelişme, her iki başkenti de kaygılandırabilir. Böyle bir anda doğrudan ulaşılabilecek bir muhatabın bulunması belirsizliği azaltabilir. Güvenin sınırlı olduğu bir ilişkide, tehlikeyi zamanında haber verebilmek bile kıymetli bir emniyet sübabı oluşturuyor .
Henüz bu temasların nasıl işleyeceği netleşmiş değil. Tarafların ne kadar bilgi paylaşacağı ve bir uyarıya nasıl karşılık vereceği zamanla anlaşılacak. Şimdilik, teknolojik üstünlük mücadelesi sürerken beklenmedik bir olayın siyasi krize dönüşmesini önleyecek bir iletişim yolu aranıyor.

Tayvan meselesi

Vaşington Zirvesi’ndeki yumuşak havanın ne kadar dayanıklı olduğu, belki de en çok Tayvan ile ilgili gelişmelerle ortaya çıkacak . Pekin’in egemenlik ve ulusal bütünlük meselesi olarak gördüğü konu, Vaşington’da bölgesel güvenlik ve Asya’daki ortaklarla ilişkiler üzerinden değerlendiriliyor. Temelden farklı bu bakış açıları, Tayvan’ı ticari pazarlıklarla kolayca çözülebilecek bir dosya olmaktan çıkarıyor .

Jonathan A. Czin, Foreign Affairs’teki yazısında, bölgede bugünkü sakinliğin yanıltıcı olabileceğine dikkat çekiyor. Ona göre , 2027 askerî hazırlık hedefi kendi başına bir savaş tarihi değil. ABD ve Tayvan’daki 2028 seçimleri, siyasi hesapları değiştirebilecek daha önemli bir eşik olabilir. Pekin’in Komintang Partisi’nin dönüşüne ilişkin beklentilerinin boşa çıkması baskıyı artırabilir. Kaldı ki, bu partinin kazanması da Çin’in umduğu yakınlaşmayı garanti etmeyebilir.

Czin’in ele aldığı riskler doğrudan işgalin ötesine uzanıyor. Gemilerin durdurulması, ulaşımın kısıtlanması veya silah sevkiyatlarının engellenmesi, daha büyük bir krizin başlangıcına dönüşebilir. İran savaşının Amerikan mühimmatına ve lojistiğine yüklediği maliyet de mevcut hesapları etkileyebilir. Tabiatıyla bunlar, Çin’in açıklanmış resmi kararlara dayanmıyor daha ziyade yazarın üzerinde durduğu senaryolar.

Esasen iki başkent arasındaki ılımlı havanın en değerli yanı, Tayvan dosyasına ilişkin gerginliği azaltmak için sunduğu fırsat olabilir. Bölgede ortaya çıkabilecek sınırlı bir gerginliğin tırmanmasını önleyecek temasların sakin bir dönemde kurulması, kriz başladıktan sonra kurulmasından çok daha kolay görünüyor.

Xi’nin zirvede, ABD’den Tayvan’ın bağımsızlığına karşı çıkmasını istemesi, bu dosyanın Çin için ağırlığını koruduğunu gösteriyor. “Bağımsızlığı desteklememek” ile “bağımsızlığa karşı çıkmak” arasındaki ifade farkı, diplomatik açıdan göründüğünden daha önemli olabilir. Kamuya açıklanan metinler ve ABD’nin bu konudaki sessizliği, Zirve’de Tayvan üzerinde bir uzlaşmaya varılamadığına işaret ediyor.

Orta Doğu ve Ukrayna

Zirve’de Trump’ın Çin’den İran ve Rusya üzerinde daha fazla etki kullanmasını talep ettiği anlaşılıyor. Pekin’in söz konusu ülkelerle yakın ilişkileri böyle bir beklentiye zemin kazandırsa da, Çin’in bu konuda ne kadar ileri gitmek isteyeceği ve nasıl bir sonuç alabileceği belirsiz. Tahran ile Moskova’nın kendi hesapları, Vaşington ve Pekin arasındaki olası yakınlaşmanın sınırlarını daraltabilir.

İran söz konusu olduğunda, enerji akışının korunması ve savaşın yayılmaması ortak bir zemin sunabilir. Ancak , savaşın hangi koşullarda sona ereceği konusunda aynı yakınlığı bulmak daha güç görünüyor. Tayvan ile Hürmüz arasında bir pazarlık kurulabileceği düşüncesi ise kâğıt üzerinde cazip görünse bile, her iki dosyadaki diğer aktörlerin tutumları nedeniyle kolayca karşılık bulmayabilir.

Ukrayna’da da ABD–Çin diyaloğu diplomatik temasları kolaylaştırabilir. Ancak , bunun sahada sonuç vermesi , Rusya ile Ukrayna’nın yaklaşımına ve Avrupa’nın güvenlik kaygılarının karşılanmasına bağlı görünüyor. İki büyük gücün anlaşması bir kapı aralasa bile, tarafların hangi koşullarda uzlaşabileceği ayrı bir müzakere konusu olarak kalabilir.

Bu yakınlaşmanın nasıl ilerleyeceği Türkiye açısından da önem taşıyor. Daha sakin bir ABD–Çin ilişkisi , ticaret ve yatırım ortamına katkıda bulunabilir. Yeni bir sertleşme ise enerji maliyetlerinden teknolojiye erişime kadar uzanan etkiler yaratabilir. Ankara’nın bu değişken ortamda bulacağı fırsatlar, büyük güçler arasındaki gelişmeler kadar kendi üretim, diplomasi ve ulaşım bağlantılarını geliştirme kapasitesiyle de şekillenebilir.

Zirve’de kim ne kazandı?

Zirvenin ardından iki başkent de kamuoyuna olumlu ancak farklı mesajlar verdi. Beyaz Saray, Amerikan çıkarlarının güçlü liderlikle ilerletildiğini savunurken Trump özellikle çiftçilerin kazanımlarını öne çıkardı. Pekin’in anlatısında ise eşitlik, karşılıklı saygı ve “yapıcı stratejik istikrar” daha fazla yer buldu. Vaşington ekonomik kazançlara, Çin ise ilişkinin nasıl tanımlandığına ağırlık verdi.

Beyaz Saray’ın açıkladığı ayrıntılara göre , her iki yönde 30 milyar dolarlık hassas olmayan mala daha elverişli tarife uygulanmasına ilişkin önerilerde uzlaşıldı . Tarımsal pazara erişim çalışma grubu ve yatırım mekanizması oluşturuldu. Çin’in 2027 ve 2028’de yılda en az 10 milyon ton Amerikan kömürü alacağı açıklandı. Bu taahhütlerin ticarete yansıması uygulamada görülecek.

ABD’nin açıklamasında ayrıca ,“süper zekâ” diyaloğu ve bu alandaki olaylar için ikili iletişim kanalı kurulması da yer alıyor . Uyuşturucu imalatında kullanılan kimyasallara ilişkin Çin adımları kayda geçirilirken , kritik mineral tedariki üzerindeki görüşmeler sürdüğü belirtiliyor . İran’ın nükleer silah edinmemesi ve uluslararası su yollarında geçiş ücreti alınmaması konularındaki ortak tutuma işaret ediliyor . Buna karşılık , Trump’ın üçlü silah kontrolü önerisinin kabul edildiğine dair açıklama bulunmuyor.

Çin’in resmî açıklaması ise , yeni ekonomik düzenlemeyi olumlu karşılıyor, yapay zekâ diyaloğunun ve teknolojinin insan denetiminde kalmasının önemini vurguluyor. Tayvan konusundaki tutumunu ise koruyor. Amerikan açıklamasındaki ayrıntılı ticari listenin Çin metninde yer almaması, Pekin’in kamuoyuna vermek istediği mesajın farklılığıyla ilişkili olabilir.

Bu nedenle iki açıklama, tek bir ortak bildiriden çok aynı görüşmeye açılan iki ayrı pencere gibi duruyor.İran konusunda bu farklılık daha belirgin. ABD’nin Pekin Büyükelçisi David Perdue, Çin’den İran’a doğrudan veya dolaylı destek vermeyeceği yönünde güvence alındığını söyledi. Çin’in kamuya açık mesajında ise egemenliğe saygı, müzakerelere dönüş ve İslamabad Mutabakatı üzerinden kapsamlı çözüm arayışı öne çıktı. Kapalı kapılar ardında ne ölçüde ortak anlayış oluştuğunu bu açıklamalardan çıkarmak kolay değil. Şimdilik iki başkentin vurguları arasında kayda değer bir mesafe var gibi görünüyor.

Her şeye rağmen mevcut tablo, Vaşington buluşmasının yalnızca törenlerle sınırlı kalmadığını gösteriyor. Zirve ile ticarette bazı alanlar açıldı, yeni temas yolları belirlendi. Ancak , Tayvan, teknolojiye erişim ve uluslararası krizlerdeki ayrılıklar büyük ölçüde yerinde kaldı . İran veya Ukrayna için ortak bir barış planı da açıklanmış değil. Ortaya çıkan ilişki, rekabet sona erdirilmeden , rekabetin maliyetini sınırlamanın yollarının arandığı bir döneme benziyor.

Zirve sonrası en önemli soruyu , kazanılan zamanın taraflardan hangisi tarafından daha iyi kullanacağı oluşturuyor . Aslında Çin’in , sanayi ve teknolojideki konumunu güçlendirmek için daha elverişli koşullara sahip olduğu söylenebilir . Ancak , sonucu şimdiden kestirmek güç. Nispeten sakin bir dönem her iki tarafa da önümüzdeki dönemin sınamalarına hazırlık imkânı sunabilir .

SONUÇ

Her iki taraf da Vaşington Zirvesi’nden kendi beklentilerini karşılayan bir hikâye çıkardı.

Xi, Çin’in eşit ağırlıkta ve vazgeçilmez bir muhatap olduğu görüntüsünü daha da pekiştirdi. Trump ise, ara seçimler öncesinde seçmenine anlatabileceği ekonomik taahhütler kazandı . Tabii , bu kazanımların kalıcılığı henüz belirsiz. Zirvenin bilançosu, yapılan açıklamalarla uygulama arasındaki mesafe daraldıkça daha belirgin hale gelecek.

Önümüzdeki dönemde siyasi yakınlaşma ile sert ticari pazarlığın yan yana ilerlemesi daha muhtemel görünüyor. Taraflar diyaloğu sürdürürken birbirlerine bağımlılıklarını da azaltmaya çalışabilir.

Sonuçta , bu buluşma ile kazanılan zamanı daha fazla üretim ve daha az kırılganlığa dönüştüren taraf, bir sonraki masaya daha güçlü oturabilir. O zamanı ortak bir krizi önlemek için de kullanabilirlerse, Zirve’nin kazananı yalnızca Vaşington veya Pekin olmayacak .