Suriye, Mekke Paktı’na katılır ve ertesi gün İsrail bir Suriye hava üssünü vurursa, Şam’ın Ankara’dan beklentisi ne olacak ? Türk personelin o askeri üste bulunması Türkiye’nin kararını nasıl etkiler? Suudi Arabistan ve Pakistan hangi sorumluluğu üstlenir? Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani’nin 31 Ekim’de Manama’da ülkesinin katılımı hakkında görüşmeler yürütüldüğünü açıklaması, henüz bir üyelik kararı alınmadan bu kritik soruları gündeme getirdi.

Şeybani aynı vesileyle , hem Körfez’in güvenliğini Suriye’nin güvenliğiyle ilişkilendirdi , hem de İsrail’le müzakerelere devam etme iradesini dile getirdi. Şam, bir savunma ortaklığının kendisine müzakere masasında da ağırlık kazandırmasını bekliyor olabilir.

Hiç kuşkusuz, Türkiye’nin Suriye’de , egemenliğini ülke çapında kullanabilen, komşularıyla barış içinde bir devlet görmekte doğrudan çıkarı var. Ne var ki , ortak savunma sözü, Şam’a dışarıdan yönelen saldırıların seyrini değiştirebileceği gibi , Ankara’nın da hareket serbestisini kaydadeğer ölçüde daraltabilir. Bu nedenle , Türkiye, Suriye ile güvenlik iş birliğini şimdiden geliştirmeli, tam üyeliğe rızasını ise , ilk krizde verebileceği sözlerin ortaklarıyla yazılı mutabakata bağlanmasına dayandırmalıdır.

Riyad’da çizilen sınır

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzaladıkları 16 maddelik Anlaşma’nın siyasi iddiası, bölge ülkelerinin kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmesiydi. Üç ülke 31 Ağustos’ta İstanbul’da dışişleri ve savunma bakanlarıyla genelkurmay başkanlarını aynı masada topladı. Suudi Arabistan’da kurulacak sekretaryanın ilk genel sekreterliğini Pakistan’ın üstlenmesi, ortaklığın tek bir başkentten yönetilmesini önleyecek bir iş bölümünün ilk adımıydı. Suriye’nin katılım koşullarının müzakere edileceği yerin de bu kurumsal çerçeve olması gerekir . Mekke Anlaşması’nın 8. maddesine göre , katılım usul ve esaslarını Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi, üç kurucunun oydaşmasıyla belirler.

İlk ciddi karar, Yemen’den yönelen Husi saldırıları üzerine alındı. Komite 5 Ekim’de Riyad’da, Suudi Arabistan’ın talebi üzerine, üzerinde uzlaşılan kuvvet ve kabiliyetlerin Krallık topraklarında hızla konuşlandırılması için tedbir alınmasını kararlaştırdı. Hangi kuvvetin hangi görevle gönderileceği ulusal usullere ve tarafların varacağı mutabakata bağlıydı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 8 Ekim’de , Türkiye’nin katkısını , saldırıya uğrayan ortağın savunulmasıyla sınırladı. Bu sınır , Suudi hava sahasında bir füzeyi önlemekle Yemen’de o füzeyi ateşleyen mevziyi vurmak arasında Ankara’nın vermesi gereken ikinci kararla ilgiliydi .

Bu deneyim Suriye’ye uyarlandığında sözkonusu ayrım daha büyük önem kazanıyor. Suudi örneğinde , korunacak ülke ve savunmaya yardım isteyen hükümet belliydi. Suriye’de ise , işgal altındaki topraklarda süregelen ihlaller, yeni bir dış saldırı ve ülke içindeki silahlı çatışmaların aynı gün meydana gelmesi ihtimali yüksek . Her üçünü tek bir yardım yükümlülüğü altında değerlendirmek , hem Şam’ı yanlış bir beklentiye sokar , hem de ortakları ilk olayda birbirinden uzaklaştırır.

Anlaşma’nın Türkiye’deki onay süreci bu tartışmayı güncel hale getiriyor . Anlaşma’nın onaylanmasını uygun bulan teklif 21 Ekim’de TBMM Başkanlığına geldi. Dışişleri Komisyonu 27 Ekim’de teklifi kabul etti, tali komisyon olan Millî Savunma Komisyonu rapor vermedi. Suudi Arabistan ve Pakistan iç onay süreçlerini tamamladıklarını bildirdiler . 3 Kasım 2026 itibarıyla , teklifin durumu , TBMM kayıtlarında “gündeme girecek” olarak yer alıyor. Anlaşma’nın yürürlüğe girmesi için , son onay belgesinin sekretaryaya tevdi edilmesi gerekiyor. Dolayısıyla , Riyad’da alınan siyasi karar ile , Anlaşma’nın hukuken yürürlüğe girişini ayrı değerlendirmek lazım .

Golan’da hangi güvence verilebilir?

Anlaşma’nın 1. maddesi , uluslararası alanda tanınan sınırların ve toprak bütünlüğünün korunmasını öngörüyor. 2. madde, bir tarafa dışarıdan yönelen silahlı saldırıyı bütün taraflara yönelmiş sayıyor ve saldırıya uğrayan ortağa derhal yardım edilmesini gerektiriyor. Sağlanacak yardımın kapsamı ve niteliği ise ihtiyacın değerlendirilmesine bağlı.

TBMM’ye sunulan gerekçe , bu hükmün istişare ve mutabakatla uygulanacağını belirtiyor. Başka bir ifadeyle, ortaklar halihazırda yardım taahhüdünü vermiş durumda . Bir kriz halinde kararlaştırılacak husus ise , bu sözün hangi araçlarla yerine getirileceğidir.

Suriye’nin Ortak. Savunma Anlaşması’na katılması durumunda Golan, bu ayrımın en güç sınavını oluşturur . BM Güvenlik Konseyi , 497 sayılı kararıyla İsrail’in işgal altındaki Suriye Golanı’na kendi hukukunu ve idaresini uygulama kararını geçersiz saydı. Aralık 2024’ten itibaren İsrail’in 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’yla belirlenen bölgeye ve çevresine ilerlemesi ise , daha yakın tarihli, ayrı bir fiilî durum yarattı. Konsey, Haziran 2026’da BM gözlem gücü UNDOF’un görevini uzatırken iki tarafa da ayrıştırma düzenine uyma ve gerilimi önlemek için BM’nin irtibat kanallarını kullanma çağrısında bulundu.

Ankara, Suriye’nin Golan üzerindeki hakkını eksiksiz savunabilir ve katılım belgesinde ortaklarının üstleneceği askerî görevi sınırlayabilir. Bunun diplomatik karşılığı, mevcut işgalin sona erdirilmesi için BM nezdinde ortak tutum almak, yeni bir kara ilerlemesine veya hava saldırısına karşı ise acil istişareyi kimin başlatacağını ve hangi savunma yardımının hazır olacağını belirlemektir. Böylece askerî görevin tanımı, işgalin tanınması veya Suriye’nin egemenlik iddiasından vazgeçmesi anlamına gelmez.

Kuvvet kullanımı için ayrıca , BM Şartı’nın 51. maddesinin , saldırıya uğrayan devletin talebinin , gereklilik ve orantılılık ile Güvenlik Konseyi’ne bildirim yükümlülüğünün gözetilmesi gerekir .

İsrail’in hesabını değiştirecek unsur, üç başkentin yayımlayacağı bildirinin sertliğinden çok bir sonraki saldırı halinde hangi desteği gerçekten sağlayabilecekleridir. İdlib’deki Ebu el-Duhur hava üssüne 18 Ağustos’ta düzenlenen İsrail saldırısı bu bakımdan öğreticidir. İsrail, hava saldırısına gerekçe olarak ,Türkiye’nin üsse asker konuşlandıracağı iddiasını ileri sürdü. Ankara ve Şam bu iddiayı reddetti. Bir konuşlandırma iddiasının dahi İsrail ile Suriye arasındaki ABD aracılı güvenlik görüşmelerini sarsabilmesi, Türkiye’ye düşen iki görevi gösteriyor. Ankara’nın , Suriye’ye meşru savunma desteği verebilme imkânını korurken , sahadaki yanlış değerlendirmeleri giderecek bir askerî temas hattını da açık tutması zaruri görünüyor .

Mısır’ın yaratacağı kapasite, Suriye’nin yükleyeceği sorumluluk

Mısır’ın olası üyeliğinde Kahire’nin ortaklığa kazandırabileceği imkânlar öne çıkıyordu. Süveyş Kanalı’nın güvenliği, Kızıldeniz’de deniz ulaştırmasının korunması ve İsrail’le doğrudan diplomatik temas, Mısır’ı hem askerî hem siyasi bakımdan değerli bir ortak haline getiriyor . Tabiatıyla, Kahire’nin Suudi Arabistan’ın savunulmasına destek vermesi ve üyeliği ciddi biçimde değerlendirmesi, birbirinden ayrı iki karar .

Suriye’nin , başlangıçta ortaklarına yapabileceği en önemli katkı ise , kendi sınırlarını denetleyebilmesi, ülkesinden komşularına yönelen silahlı eylemleri önleyebilmesi ve böylece dış müdahale gerekçelerini azaltabilmesi olur .

Bu fark, üyeler arasında pazarlığın konusunu da değiştiriyor. Riyad, Suriye’nin Arap dünyasıyla yeniden bütünleşmesine ve yeniden inşasına yatırım yapmak isteyebilir. Yemen’den gelen saldırılar sürerken , sınırlı hava savunma kaynaklarının Levant’a yöneltilmesine ise aynı istekle yaklaşmayabilir. İslamabad eğitim ve askerî planlamaya katkı sağlayabilir, ancak kendi çevresindeki güvenlik ihtiyaçları sürerken , İsrail’le çatışma ihtimali taşıyan sürekli bir görevi farklı değerlendirecektir. Pakistan’ın nükleer kapasitesinin de , Anlaşma çerçevesinde Suriye’ye veya diğer ortaklara verilmiş bir nükleer güvenceye dönüşmesi ihtimali çok zayıf.

Böyle bir tabloda , Ankara’nın karşı karşıya kalacağı risk , kararın üç başkentte alınmasına karşılık , tehlikenin sınıra en yakın orduya yönelmesi olacaktır . Şam’ın güvenliğini Türkiye’nin tek başına üstlenmesi, paktın külfet paylaşımı hedefini boşa çıkarır. Riyad’ın finansman ve ikmal, İslamabad’ın eğitim ve planlama, Ankara’nın sınır güvenliği ve kurumsal destek alanlarında hangi görevleri üstleneceğinin önceden müzakere edilmesi önem taşır . Şam’a da kendi güvenliğini ilgilendiren kararlarda etkili temsil imkanı sağlanması gerekir . Aksi taktirde , bir tarafın askerî risk aldığı , diğerinin maliyet ödediği, güvence verilen devletin ise , karar üzerinde sınırlı söz sahibi olduğu kırılgan bir ilişki doğar.

Suriye’nin İç Barışı ve Komşularının Güvenliği

Şam’ın ülke çapında denetlenebilir bir askerî komuta yapısı kurması Türkiye’nin yararınadır. Ancak , kimin kime karşı güç kullandığının her zaman açık olmadığı bir ortamda, Anlaşma’ nın 5. maddesindeki terörle mücadele iş birliği özellikle dikkatli uygulanmalıdır. Bir yerel çatışmada taraflardan birinin diğerini terörle suçlaması, ortak müdahale için yeterli neden oluşturmaz . Sağlanan silahların son kullanımının izlenmesi, güvenlik birimlerinin sivillere karşı eylemlerinin soruşturulabilmesi ve paylaşılan istihbarata kimlerin erişeceğinin belirlenmesi gerekir.

Şam’daki hükümetin nüfusun farklı kesimlerinde güven kazanması, dış destekle sağlanacak askerî kapasitenin ne kadar kalıcı olacağını belirleyecektir.

Ürdün, Irak ve Lübnan açısından Suriye’nin pakt üyeliğinin değeri sınırlarında görülür. Silah geçişleri ve sınır aşan saldırılar azalırsa , ortaklığın dışında kalan komşular da bundan yararlanabilir . Buna karşılık , komşularla yaşanan her olay , ortak savunma talebine dönüşürse sınır güvenliği için gerekli yerel temaslar daha da zorlaşır. Şeybani’nin Manama’da, Ürdün’le yaşanan gerilime rağmen sınırın güvenliğini iki ülkenin ortak sorumluluğu olarak tanımlaması bu açıdan anlamlıdır.

Öte yandan İran, Şam’ın Ankara ve Riyad’la yakınlaşmasını kendi bölgesel nüfuzunu sınırlayan bir gelişme olarak okuyabilir. Suriye topraklarının üçüncü ülkelere karşı kullanılmayacağına dair karşılıklı güvenceler, bu algının yeni bir vekâlet rekabetine dönüşmesini önlemeye yardımcı olacaktır . Mısır’ın İsrail’le temasları ve Umman’ın Körfez’deki diyalog kanalları da üyelik statüsünden bağımsız olarak işe yarayabilir. Böylece Mekke Paktı, bölgesel sorunlara bölge içinden çözüm üretme iddiasını , dışarıda kalan devletlerin güvenlik kaygılarını da dikkate alarak sınamış olur.

Vaşington açısından ölçü, gelişmenin İsrail ile Suriye arasındaki müzakereyi kolaylaştırıp kolaylaştırmadığı olacaktır. Moskova, yeni düzenlemelerin Suriye’deki askerî erişimi ve siyasi etkisi üzerindeki sonuçlarına bakacaktır. Pekin’in enerji ve ticaret yollarındaki istikrar beklentisi, güvenli bir yeniden inşa ortamıyla örtüşür. Avrupa ülkeleri açısından ise , Suriye’de yerinden edilmenin yeniden başlamasını önleyecek bir iç düzen kurulması önem taşır. Bu çıkarlar, büyük güçlerin aynı genişleme kararına farklı koşullarda destek verebileceğini düşündürüyor.

Türkiye’nin NATO üyeliğinin de ayrı bir hukuki çerçevesi vardır. Mekke Anlaşması’nın 12. maddesi mevcut antlaşmaları saklı tutuyor . Suriye’de görev yapan Türk kara birliklerine saldırı, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. ve 6. maddeleri uyarınca kendiliğinden NATO güvencesi doğurmaz. Türkiye topraklarına yönelen bir saldırının ise , ayrıca değerlendirilmesi icap eder .

Suriye’nin Pakta Üyeliğinden Önce Ankara’nın Vermesi Gereken Karar

Ankara için güvenli yol, Suriye ile tam üyelik görüşmeleri sürerken bazı önleyici mekanizmaları devreye sokmak olabilir . Sınır olayları için ortak irtibat merkezleri kurulması , mayın temizliği, askerî eğitim ve kritik sivil altyapı için erken uyarı sistemi bu kapsamda değerlendirilebilir .

Suriye güvenlik kurumlarının bu görevleri sivil denetim altında yerine getirmesi, daha ileri bir taahhüdün koşullarını değerlendirmeye yarar. Böyle bir geçiş düzenlemesinin taraflarca ayrıca müzakere edilmesi gerekir.
Tam üyelik aşamasında asıl mesele, ilk paragraftaki hava üssü örneğine dört başkentin vereceği cevaptır. Saldırıyı kim doğrulayacak, Şam’ın talebi hangi kanaldan gelecek, Türk personelinin korunmasıyla görev alanının genişletilmesi arasındaki kararı kim verecektir? Katılım ve uygulama belgeleri bu soruları, görev süresini ve maliyet paylaşımını açıklığa kavuşturmalıdır. Anlaşmanın 16. maddesi olağan çekilmeye , yürürlüğe girişten on yıl sonra, en az üç ay önceden yazılı bildirimle imkân veriyor. Bir görevin durdurulması veya gözden geçirilmesi için bütün Anlaşma’dan çekilmeyi gerektirmeyen usuller bu yüzden önemlidir.

TBMM’nin önündeki uygun bulma kanunu ile , ilerideki belirli bir askerî görevin anayasal dayanağı da ayrı ayrı ele alınmalıdır. Anayasa’nın 90. maddesi , antlaşmanın onayına, 92. maddesi ise , yurt dışına kuvvet gönderme yetkisine ve bunun istisnalarına ilişkindir. Suriye’ye ilişkin katılım belgesinin hangi iç onay sürecini gerektireceği, getirdiği yükümlülüklere göre belirlenir. Hükümetin somut görevler için başvuracağı hukuki dayanağı, masrafı ve yetki sınırlarını Meclise açıklaması hem demokratik denetimi hem de Ankara’nın ortaklarına vereceği sözün inandırıcılığını güçlendirir.

Suriye’ye verilecek en değerli güvence, ilk saldırıdan sonra kapsamı tartışılacak bir vaat olamaz. Şam’ın yurttaşlarını koruyabildiği, komşularının sınırlarında kendini daha emniyette hissettiği ve İsrail’le müzakere ederken yeni bir askerî oldubittiyle karşılaşma ihtimalinin azaldığı ölçüde bu üyelik amacına ulaşır. Türkiye açısından başarı da o gün anlaşılacaktır.

Son olarak , Ankara’nın , Suriye’nin Mekke Anlaşması’na katılımına rıza göstermesi için , güney sınırında üstleneceği ciddi sorumluluğun , Suriye’nin kendi güvenliğini sağlayabilmesi sayesinde tedricen azalacağından emin olması gerekir .