Savaş Korkusunun Toplumsallaşması

Avrupa’da Rusya ile savaş ihtimali, askerî planlamanın sınırlarını aşarak gündelik hayatın konusu hâline gelmeye başladı. İsveç hükümetinin dağıttığı kriz ve savaş rehberi ile Norveç’in ve İngiltere’nin acil durum hazırlık tavsiyeleri, halka 3-7 günlük temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek gıda, su ve gerekli malzemeyi stoklamalarını öneriyor. Avrupa Komisyonunun Mart 2025’te açıkladığı “Hazırlık Birliği Stratejisi” ise , en az 72 saatlik hane halkı gıda yeterliliğini hedefliyor. Doğal afetleri, salgınları ve altyapıdan kaynaklanan diğer acil durumları da kapsayan bu hazırlık çağrılarını, ani bir Rus saldırısının beklendiği şeklinde yorumlamak doğru olmaz . Bununla birlikte , savaşın resmî sivil hazırlık gündemine yerleşmesi, Avrupa’nın güvenlik algısındaki dönüşümü ve Rusya kaynaklı kaygının derinleştiğini gösteriyor.

Bu dönüşümün merkezinde; Rusya’nın kuvvet kullanma ve nükleer baskı politikasındaki tırmanış, ABD’nin güvenlik taahhütlerinin süreceğine ilişkin belirsizlik ve Avrupa’nın savunma kapasitesini gereken süratle genişletememesinden kaynaklanan üç gelişme yer alıyor. Esasen temel sorunun , caydırıcılık ile tırmanmayı denetleyecek mekanizmalar arasındaki dengenin bozulması olduğu söylenebilir. Türkiye’nin güvenliği de bu dengenin nasıl yeniden kurulacağına bağlı.

Helsinki Düzeninin Aşınması

Soğuk Savaş sırasında Avrupa güvenliği, askerî caydırıcılığın yanısıra, çok taraflı siyasi diyaloğa ve silahların denetimine dayanıyordu. NATO’nun 1967 Harmel Raporu, savunma ile yumuşamayı birbirini tamamlayan görevler olarak tanımladı. 1975 Helsinki Nihai Senedi, ideolojik uzlaşma sağlamadan devletler arası davranış kuralları oluşturdu. 1990 Paris Şartı ve 1999 AGİT İstanbul Zirvesi ise, bölünmenin aşılabileceği bir Avrupa güvenliği hedefini kurumsallaştırmaya çalıştı.

Bu düzenin zaman içinde zayıflamasının , karşılıklı güvenlik algılarının uzlaştırılamamasıyla da bağlantılı olduğu söylenebilir. NATO’nun genişlemesinin Moskova’da yarattığı kaygılar, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin Rusya karşısındaki tarihsel güvensizliğiyle karşı karşıya geldi . Ancak , bu iki olguyu birlikte değerlendirmek, tarafları eşit derecede sorumlu hale getirmiyor. 2014’te Kırım’ı ilhak eden ve 2022’de Ukrayna’ya karşı geniş çaplı saldırı ve işgal gerçekleştiren Rusya, kuvvet kullanarak sınır değiştirmeme ilkesini ihlal etti. Devletlerin güvenlik kaygıları, başka devletlerin egemenliğini veya ittifak seçme hakkını ortadan kaldırmaz.

Kurulması uzun yıllar alan konvansiyonel ve nükleer silah denetim mekanizmalarının çözülmesi de krizi derinleştirdi. Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’nın (INF) sona ermesi, ve Açık Semalar ile Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler (CFE) rejimlerinin ortadan kalkması karşılıklı askerî şeffaflığı azalttı. ABD ve Rusya arasındaki Yeni START Anlaşması’nın Şubat 2026’da sona ermesi, stratejik nükleer cephaneliklere ilişkin bağlayıcı sınırlamaların kaybını gündeme taşıdı. Böylece Avrupa, artan askerî rekabeti daha zayıf bir denetim altyapısıyla yönetmek zorunda kaldı.

Baltıklar ve Nükleer Tırmanma

Finlandiya ve İsveç’in NATO üyelikleri kuzey Avrupa’daki askerî dengeyi değiştirdi. Kaliningrad’ın Rusya ana karasından izole konumu ve Baltık ülkelerinin ikmal bağlantılarına ilişkin hassasiyetleri, karşılıklı tehdit algılarını dar bir coğrafyada yoğunlaştırıyor. Moskova’nın Eylül ayı sonunda Kaliningrad’ın tecrit edilmesi ihtimaline karşı nükleer karşılık uyarısı yapması, bu gerilimin en belirgin yansımalarından birini oluşturdu.

Tehdit değerlendirmesinde ihtimal ile kaçınılmazlığın birbirinden ayrılması önem taşıyor. Danimarka askerî istihbaratı, 24 Eylül’de sınırlı bir Rus saldırısı ihtimalini giderek artan bir risk olarak değerlendirirken, NATO Genel Sekreteri Rutte , 30 Eylül’de Rusya’dan yakın bir saldırı tehdidi bulunmadığını açıkladı. Bu farklı açıklamalar, kapsamlı işgal, sınırlı askerî eylem ve hibrit baskının farklı risk kategorileri olduğunu hatırlatıyor.

Baltıklardaki asıl tehlikenin , sınırlı bir gerginliğin , mevcut atmosferde siyasi iradeyi sınayan bir krize dönüşmesi olduğu söylenebilir . Hava sahası ihlali veya kritik altyapı tesislerine yapılacak bir saldırı, sorumluluk ve niyet kesinleşmeden misilleme baskısı yaratabilir. Nükleer tehdit ise , karşı tarafı geri çekilmeye zorlamayı amaçlarken, geri adımın maliyetini de artırabilir. Bu nedenle , caydırıcılık, olayları açıklığa kavuşturacak doğrudan iletişim kanalları ve doğrulama düzenlemeleriyle mutlaka güçlendirilmelidir .

Amerikan Politikasının Belirsizliği ve Avrupa’nın Kapasitesi

ABD’nin Avrupa savunmasından uzaklaşması, şimdilik nihai bir kopuştan çok sorumlulukların yeniden dağıtılması sürecine işaret ediyor . 2026 Amerikan Ulusal Savunma Stratejisi, ülke savunması ve Hint-Pasifik öncelikleri doğrultusunda Avrupa’nın konvansiyonel savunmasında esas yükü Avrupalı müttefiklere bırakmayı öngörüyor. Buna karşılık , NATO’nun Ankara Zirvesi’ndeki kolektif savunma teyidi ve ABD’nin İttifak’ın Doğu Avrupa’daki caydırıcılığını artırmak amacıyla, Litvanya topraklarında görev yapacak yeni bir askerî birlik göndermesi, NATO’dan tümüyle çekilme tezini desteklemiyor.

Sorunun kaynağında, mevcut taahhütlerle gelecekteki siyasi irade arasındaki belirsizlik yatıyor. NATO’yu kuran Vaşington Antlaşması’nın 5. maddesi, İttifakın kolektif savunma ilkesini düzenliyor ve yardım yükümlülüğü öngörüyor. Yardımın biçimi ve kapsamı ise müttefiklerin kararlarıyla şekilleniyor . Dolayısıyla , Amerikan garantisinin etkisi, askerî imkânlarının yanı sıra bu imkanların kriz anında kullanılacağına duyulan güvene dayanır. Bu güvenin aşınması, Rusya’yı İttifak dayanışmasını sınama konusunda cesaretlendirebilir .

Avrupa’nın savunma harcamalarını artırması ise, gerekli olmakla birlikte yeterli değil. Ortak tedarik, hava ve füze savunması, istihbarat, stratejik nakliye ve mühimmat üretimi birlikte geliştirilmedikçe , bütçe artışının operasyonel bütünlüğe dönüşmesi büyük ölçüde güçleşir .

Diğer yandan, Fransa ve Birleşik Krallık’ın nükleer varlıklarının Avrupa güvenliğine katkısı da , komuta yetkisi, istişare ve siyasi sorumluluk gibi sorunları içerir. Bu itibarla, ABD desteğini kısa sürede bütünüyle ikame edebilecek bir Avrupa savunma kapasitesi varsayımı, savunma planlaması için güvenilir bir temel oluşturmaz.

Çin’in Yaklaşımı ve Stratejik İkilemi

Çin’in resmi tutumu, NATO’ya yönelik eleştiri ile nükleer tırmanmaya karşı çıkışı birlikte içeriyor. Pekin’in 2023 tarihli Ukrayna belgesi, askerî blokların genişlemesini eleştirirken , devletlerin egemenliğine saygıyı ve nükleer silah kullanma tehdidine karşı çıkılmasını savunuyor. Çin Dışişleri, Mayıs 2026’da Rusya’nın yeni saldırı tehditleri hakkında sorulan bir soruya , gerilimin azaltılması ve müzakerelerin yeniden başlaması çağrısıyla karşılık verdi. Geçen Haziran ayında ise , NATO’nun Çin’e yönelik suçlamalarını reddederek , İttifakı çatışmayı teşvik etmekle eleştirdi. Bu açıklamalar, Pekin’in Avrupa güvenliğine ilişkin genel yaklaşımını ortaya koyuyor .

Çin’in tutumunun, stratejik açıdan bir ikilem içerdiği değerlendirilebilir. Rusya ile ortaklık, Çin’in ABD karşısındaki hareket alanını genişletirken , Avrupa’da patlak verecek kontrolsüz bir savaş, ticaretini ve ekonomik istikrarını ciddi olarak tehdit edebilir.

ABD’nin Avrupa’daki savunma yükümlülüklerini azaltarak Hint-Pasifik’e daha fazla kaynak ayırması da Pekin açısından avantajlı olmayabilir. Dolayısıyla , Moskova’nın bütün siyasi/askeri tercihlerine koşulsuz destek vermesi Çin’in çıkarlarıyla çelişir .

Buna karşılık, Pekin’in nükleer tehdit karşıtı tutumunun değeri, Moskova üzerinde sınırlayıcı bir etki yaratabilmesine bağlı . Çin, kriz iletişimini ve doğrulanabilir risk azaltma adımlarını destekleyebilir. Ancak , Rusya ile yakınlığının Avrupa’da yarattığı güven sorunu, arabuluculuk kapasitesini sınırlıyor .

Türkiye İçin Güvenlik ve Söz Hakkı

Baltıklarda yaşanacak ciddi bir NATO–Rusya krizi, Türkiye açısından askerî planlama, lojistik destek ve İttifak dayanışması açısından yükümlülükler doğurabilir. Gerginliğin Karadeniz’e yayılması hâlinde ise deniz ticareti, limanlar ve enerji altyapısı doğrudan etkilenebilir. Türkiye’nin Rusya ile açık diplomatik kanalları bu risklerin yönetilmesini kolaylaştırsa da, enerji ve ticaretteki bağımlılıkları hareket alanını daraltabilir .

Ankara’nın öncelikleri, katmanlı hava savunmasını ve kritik altyapı dayanıklılığını güçlendirmek, ekonomik bağımlılıkları azaltmak ve Montrö’nün kararlı ve tutarlı uygulanmasını sürdürmek olmalı. Montrö, Karadeniz’de askerî faaliyetlere öngörülebilir sınırlar getirerek Türkiye’nin kriz yönetimi kapasitesini destekliyor .

Ayrıca , Türkiye’nin Avrupa savunma sanayisiyle işbirliği de , ortak üretimin yanında teknolojiye erişim ve ilgili karar süreçlerine katılım sağlanmazsa beklenen faydayı sağlayamaz .

1962 Küba krizinin çözümünde Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin kaldırılmasına ilişkin gizli Amerikan güvencesinin rol oynaması, burada tarihsel bir uyarıdır. Türkiye’nin güvenliğini doğrudan etkileyen büyük güç uzlaşmalarında Ankara’nın etkili istişare ve söz hakkı bulunmalıdır. Aynı ilke Ukrayna için de geçerlidir . Ulusal güvenliği müzakere edilen devletin karar sürecinden dışlandığı bir düzen, istikrarlı meşruiyet üretemez.

Yeni Bir Güvenlik Mutabakatı Gerekiyor

Türkiye, NATO içinde Harmel yaklaşımını güncelleyen bir girişime öncülük edebilir. Bunun ilk ayağını , ABD’nin kuvvet ve lojistik destek indirimlerini , Avrupa’nın ikame kapasitesinin hazır olmasına bağlayan bir geçiş mutabakatı oluşturabilir . Böylece yük paylaşımı, savunma boşluğu yaratmadan gerçekleştirilebilir.

İkinci ayak, Baltıklar ve Karadeniz için bölgesel özellikleri dikkate alan, askerî olayları önleme mekanizmalarının kurulması olabilir . Komutanlar arasında kesintisiz iletişim, tatbikatların önceden bildirimi ve hızlandırılmış olay incelemesi, meşru müdafa hakkını sınırlamadan , yanlış hesaplama riskini azaltabilir. Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’ın mayına karşı tedbirler konusundaki işbirliği, Karadeniz’de dar kapsamlı fakat uygulanabilir düzenlemelerin mümkün olduğunu gösteriyor .

Üçüncü ayağı, AGİT ilkelerine dayalı yeni bir İstanbul sürecinin başlatılması oluşturabilir. Bu süreç, Ukrayna ve doğrudan etkilenen ülkelerin katılımıyla ateşkesi, güvenlik garantilerini ve silahların denetimini bağlantılı fakat ayrı başlıklarda ele alabilir. Bu çerçevede, ateşkes hattı egemenlik sınırı olarak tanınmamalı , taahhütler bağımsız gözlem ve önceden belirlenmiş ihlal önleme mekanizmalarıyla desteklenmelidir. Türkiye’nin olası garantörlüğü de, açık görev tanımı, tarafların rızası ve uygulanabilir destek kapasitesiyle sınırlandırılmalıdır.

Başlangıç hedefi, kapsamlı bir tarihsel uzlaşmadan önce, denetlenebilir sınırlı anlaşmalar imzalanması olabilir. Nükleer risklere ilişkin bildirimler ise, kriz hatlarının sınanması ve karşılıklı doğrulamaya açık geçici kısıtlamalar bu çerçevede değerlendirilebilir.

Avrupa’nın güvenliği, Rusya’yı caydırabilecek kapasiteyle, Rusya ile çatışmayı kontrol altında tutabilecek kuralların eş zamanlı olarak oluşturulmasına bağlı . Türkiye, bu iki ihtiyacı ortak bir diplomatik programa dönüştürebilecek ülkeler arasında bulunuyor. Bu itibarla , Ankara’nın stratejik hedefi, Avrupa savunmasına siyasi ve askeri katkısını, Avrupa güvenliğinin koşullarının belirlendiği masada kalıcı söz hakkı ile doğrudan bağlantılandırmak olmalı. Avrupa güvenliğinin Türkiye’siz sağlanamayacağı hususunda AB’nin büyük ülkelerindeki farkındalık, bu hedefe ulaşılması ihtimalini güçlendiriyor.

SONUÇ

Avrupa’nın bugün karşı karşıya bulunduğu tarihsel sınav, kendi güvenliğini sağlayabileceği sürdürülebilir yeni bir siyasi nizam kurmaktır. ABD desteğinin giderek azalması, Rusya’nın güç politikasına yönelmesi ve Çin’in artan stratejik ağırlığı, kıtanın güvenliğini dış garantiler ile ulusal silahlanma çabalarına dayandırmanın sınırlarını ortaya koyuyor. Kalıcı istikrar, saldırıyı caydıracak kapasitenin, devletlerin egemenliğini koruyan ilkelerle ve nükleer tırmanmayı önleyecek bağlayıcı düzenlemelerle tamamlanmasını gerektiriyor. Rusya’nın güvenlik kaygılarının müzakere edilebildiği, Ukrayna’nın egemenliğinin pazarlık konusu yapılmadığı ve Avrupa ülkelerinin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olduğu bir çerçeve, yeni güvenlik mutabakatının temelini oluşturmalıdır.

Avrupa barışının dayanıklılığı, tarafların birbirlerine duydukları güven kadar, güven kaybolduğunda dahi işlemeye devam edecek kuralların varlığıyla ölçülecektir.