Bu isyanı "öğrenci kaprisi" diye küçümseyenler, Avrupa'nın geleceğini de küçümsüyor demektir. Ya emperyal hayallerin cenaze namazını kılacak ve yeni çok kutuplu dünyada eşit ortak olarak konumlanacaksınız — ya da vergilerinizle kendi halkınızın cebini boşaltmaya devam edip bir sonraki isyanın daha büyüğüne hazırlıklı olacaksınız.
Fransa'da son haftalarda lise kapılarına kilit vuran gençler, kimilerine göre "ders saatlerinden bunalan çocuklar", kimilerine göre "şımarık, kaprisli, haydut özentileri". Bu okuma, olup biteni anlamamızın önündeki en büyük engel. Evet, Fransa'da eğitim sistemi kötü durumda. Ancak kötü durumda olan yalnızca eğitim sistemi değil. Fransa ve benzer Avrupa ülkeleri bugüne kadar kerametini kendilerinden saydıkları sosyal devlet özelliklerini hızla kaybediyorlar. Çünkü Avrupa ülkelerinin kasasında, bu sosyal devleti ayakta tutacak para kalmadı. Ve para kalmamasının nedeni, yalnızca kötü yönetim değil; çok daha derin bir tarihsel dönüşüm.
Yirminci yüzyılın Avrupası, iki büyük servet kaynağı üzerine kuruluydu: Doğu'daki sömürgelerden akan hammadde ve Batı'da bu hammaddeyi işleyip dünyaya pahalıya satan sanayi. Üçüncü Dünya dediğimiz coğrafya, bu düzenin sessiz kasasıydı. O çağ kapandı. Afrika'da darbeler ve halk hareketleri Fransız askerini kovuyor; Sahel'de Paris'in siyasi ağırlığı yerle bir olmuş durumda. Latin Amerika, Asya ve Afrika'nın giderek büyüyen bir bölümü, eski metropollerin değil, kendi ihtiyaçlarının ve yeni ortaklarının ekseninde ticaret yapıyor. Avrupa ise bu değişimi, tarihinin en görülmemiş yüksek enerji fiyatları ve en sert rekabeti altında yaşıyor.
İşte tam bu kavşakta, Avrupa hükümetleri yıllarca erteledikleri bir hesapla yüzleşti: sosyal devlet masrafı. Sömürü rantının yerini dolduramayan bütçeler, okuldan hastaneye her şeyi kısma kararı aldı. Fransız liselerindeki öğretmen açığı ile Alman demiryollarındaki çürüme, İngiltere'deki ameliyat kuyrukları ile İtalya'da genç işsizliği, İspanya'da konut krizi aynı hikâyenin farklı bölümleri. Sokağa çıkan gençler, aslında yalnız eğitim sistemini değil, kendilerine vaat edilen refahın arkasındaki kaynağın kuruduğunu görüyor ve devletlerinin kendilerine bir gelecek sunmamasını protesto ediyor. Öğretmenlerle öğrencilerin aynı barikatta buluşması tesadüf değil; isyanın dili eğitim, özü geçim derdi. Bu bir öğrenci eylemi değil, yoksullaşan halk kitlelerinin isyanı.
Peki Avrupa'nın bu tabloya reçetesi ne? Ne yazık ki zihniyet hâlâ "yaşadığımız krizi dışarıdan gelen ucuz ürünlerin suçuna yıkmak". AB, 2024 sonundan beri Çinli elektrikli araçlara ek vergi uyguluyor; Fransa bu korumacı duvarın sanayi ürünlerine doğru genişletilmesini savunuyor, Almanya'nın otomotiv devleri ise iplerin kopmasından korkuyor. Pekâlâ korksunlar; ama korkulacak şey Çin'in rekabeti değil, bu rekabeti görememektir.
Gerçek şu: Çin, yapay zekadan güneş panellerine, telekomünikasyondan otomotiv sektörüne kadar birçok alanda Avrupa'yı geride bıraktı. Bir tek akıllı insan bile bunun için Çin'i sorumlu tutamaz diye düşünüyorum. Bir sorumlu aranıyorsa bulmak kolay: Sorumlu, yıllarca planlamayı, araştırmayı ve üretimi tasarruf kalemi olarak gören ve hükümetlerin üzerindeki dev şirketlerin kısa vadeli kârlarını sanayi politikası sanan Avrupa yönetimleridir. Şimdi aynı yönetimler, rekabet edemedikleri ürünlere vergi koyarak "çözüm" üretmeye çalışıyor. Bu vergileri kim ödeyecek? Çinli üretici değil; Fransa'da ve Almanya'da market arabasını doldurmaya çalışan vatandaş. Gümrük vergisi, nihayetinde tüketicinin cebinden çıkan gizli bir vergidir. Ucuz telefon, ucuz panel, ucuz elektrikli araç Avrupa halkından esirgenmiş olur; yaşam maliyeti daha da yükselir ve sokaktaki öfke bir kademe büyür. Çinli üreticilerin şarj edilebilir hibritlere yönelerek vergileri dolanması bile, bu duvarın ne denli kör bir duvar olduğunu gösteriyor.
Oysa mantık bambaşka bir yolu işaret ediyor. Rekabet edemediğiniz ürüne duvar örmek yerine, onu üretenle masaya oturun. Çin'in ucuz ve kaliteli üretimi, Avrupa'nın yeşil dönüşümü için bir tehdit değil, hazır altyapıdır: Avrupa'nın teknolojisi, tasarımı ve pazar derinliği ile Çin'in üretim kapasitesi yan yana gelirse, kazanan taraf her iki kıtanın halkı olur. Kazan-kazan iş birliği, sömürünün imkânsızlaştığı bu çağda, kriz çıkışının tek gerçekçi formülüdür.
Fransa'daki gençler taşıdıkları dövizlerinde, pankartlarında, sloganlarında, karşılarına çıkartılan polis barikatlarının üzerine yürüyerek bir şey söylüyor: Eski düzenin rantı bitti, sömürü imparatorluğunun bakiyesi tükendi. Bu isyanı "öğrenci kaprisi" diye küçümseyenler, Avrupa'nın geleceğini de küçümsüyor demektir. Ya emperyal hayallerin cenaze namazını kılacak ve yeni çok kutuplu dünyada eşit ortak olarak konumlanacaksınız — ya da vergilerinizle kendi halkınızın cebini boşaltmaya devam edip bir sonraki isyanın daha büyüğüne hazırlıklı olacaksınız.