Husilerin Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na yönelik ölümcül hava saldırısı, Mekke Paktı’nın önüne ertelenmesi güç bir sınav koydu. Suudi Arabistan müttefiklerinden somut güvence beklerken, Türkiye’de Anlaşma’nın Meclis onay süreci henüz başlamış değil. İran’ın Husilerle diyaloğu kolaylaştırma teklifi ise, askerî dayanışma arayışına yeni bir diplomatik boyut ekliyor.

Mısır’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılma ihtimali, mevcut koşullarda, dört ülkenin askerî güçlerini aynı çatı altında toplamanın ötesinde bir anlam taşıyor. Kahire’nin katılımı, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan ortaklığa, Kızıldeniz’in kuzey kapısını, Süveyş’in ekonomik ağırlığını ve Arap diplomasisinin başlıca merkezlerinden birini kazandırabilir. Böylece, Anlaşma’nın ağırlık merkezi, Körfez’in savunulmasından, Doğu Akdeniz ile Hint Okyanusu arasındaki güvenlik ilişkisine doğru genişleyebilir.

Ancak, Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati’nin 13 Ekim’de medyaya yaptığı açıklama henüz bir katılım kararı değil. Riyad’a güçlü destek beyanıyla, anlaşmaya üyeliğin “ciddi olarak değerlendirilmesi” ayrı siyasi eşikler. Bu ayrımı korumak, Kahire’nin niyetini olduğu kadar yeni ortaklığın sınırlarını da doğru okumaya yardımcı oluyor.

Riyad’daki Şok ve Ankara’nın Takvimi

Husilerin artan füze ve insansız hava aracı saldırıları, 10 Ekim’de Riyad Havalimanı’nda 13 kişinin hayatını kaybettiği, 300’den fazla kişinin yaralandığı saldırıyla yeni bir eşiğe ulaştı. Ertesi gün aynı havalimanındaki yeni saldırıda bir kişinin daha ölmesi, tehdidin tek bir olayla sınırlı kalmadığını gösterdi.

Riyad açısından sarsıntı, can kayıplarının ötesine uzanıyor. Başkentin uluslararası giriş kapısının tekrar tekrar hedef alınması, devletin koruma kapasitesine duyulan güveni ve ülkenin yatırım, turizm ve havacılık merkezi olma iddiasını zedeliyor. Bazı büyük enerji şirketlerinin üst düzey yöneticilerinin Riyad’daki enerji kongresine katılamaması, güvenlik krizinin ekonomik diplomasiye yansımasının somut bir örneği oldu. Böyle bir ortamda Suudi yönetiminin ortaklarından beklediği desteğin aciliyeti de artıyor.

Türkiye’deki takvimi bu ortam içinde, fakat kronolojiyi bozmadan okumak gerekiyor. Anlaşma’nın geçen hafta TBMM’ye sunulmasının beklendiği açıklanmıştı. Bu gerçekleşmedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, 12 Ekim’de Anlaşma’nın önümüzdeki günlerde Meclise gönderileceğini duyurdu. TBMM’de onay oylamasının ertelenmesi ile 10 Ekim Riyad saldırısı arasında doğrulanmış bir neden–sonuç ilişkisi kurmak bu aşamada kolay olmamakla birlikte , aralarında siyasi bağlantı olduğu tahmine müsait .

Ağırlaşan saldırılar, Riyad’ın acil dayanışma beklentisini artırırken , Ankara’da verilecek taahhüdün artık varsayılan bir geleceğe değil, devam eden bir çatışmaya ilişkin olduğunu daha görünür kılıyor. Böylece , aynı gelişme hem onay sürecinin hızlandırılması yönünde baskı yaratabilir , hem de askerî katkının kapsam ve modalitesinin daha dikkatli tartışılmasına yol açabilir. Esasen , Dışişleri Bakanı Fidan’ın 8 Ekim’de saldırı harekâtına katılınmayacağını vurgulaması, bu ayrımın ölümcül hafta sonu saldırısından önce de Ankara’nın gündeminde olduğunu gösteriyor.

Bu durum, Kahire’nin hesabını da etkileyebilir. Riyad’ın güvenlik açığının büyümesi, Mısır’ın katkısına duyulan ihtiyacı artırıyor. Türkiye’de süren değerlendirme ise, üyelik taahhüdü ile fiilî askerî görev arasındaki ilişkinin henüz bütünüyle netleşmediğini gösteriyor. Kahire için katılmanın stratejik değeri yükselirken, katılım koşullarını dikkatle belirleme ihtiyacı da artıyor .

Kahire Neden İlk İmzacılar Arasında Yer Almadı

Esasen , Mısır Dışişleri Bakanı Abdülati, Ağustos ayında Hakan Fidan’la El Alameyn’de yaptığı görüşmenin ardından da anlaşmayı ciddi biçimde incelediklerini açıklamış, anayasal, hukuki ve teknik yükümlülüklere dikkat çekmişti. Dolayısıyla, bugün Mısır’ın Mekke Paktı’na katılım niyetini tekrar gündeme getirmesi, iki ay önce katılınması uygun görülmeyen bir anlaşmaya ani bir geri dönüş olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla bu gelişmeyi , başlangıçtan beri açık tutulan bir seçeneğin , ağırlaşan kriz ortamında yeniden öne çıkması şeklinde okumak daha isabetli olur .

Kahire’nin ilk imzada yer almamasının kamuya açık, doğrulanabilir açıklaması, değerlendirme sürecinin devam etmekte oluşuydu. Suudi Arabistan’ın Mısır’ın katılımına karşı çıktığı yönünde Ağustos’ta basına yansıyan iddialar ise, kesinleşmiş bir diplomatik olgu gibi ele alınmamalı. İlk yapının neden üçlü formatta olduğunu , ayrıntılarıyla açıklayan bir müzakere kaydı bulunmadan, taraflardan birine veto veya isteksizlik atfetmek meseleyi basitleştirmek olur .

Bununla birlikte, Mısır’ın ihtiyatlı yaklaşımını anlaşılır kılan stratejik nedenler var. Kahire, Riyad’la dayanışmasını korurken, başka ülkelerin krizlerinde üstleneceği rol ve yükümlülükleri kendi öncelikleriyle bağdaştırmak durumunda. Gazze, Sudan, Libya ve Nil havzası gibi doğrudan ilgilendiği alanlar düşünüldüğünde, yeni bir savunma taahhüdünün kapsamı tali bir ayrıntı sayılamaz. Ortaklık, Kahire açısından yalnızca Suudi Arabistan’a ne vereceği değil, kendi güvenlik kaygılarının ne ölçüde dikkate alınacağı sorusunu da içeriyor.

Yemen’in Mısır’ın stratejik hafızasındaki yeri de unutulmamalı. 1962 Ekim ayında dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın Pan-Arabist motivasyonla Kuzey Yemen'e askeri müdahele kararının fevkalade ağır insani ve ekonomik bedeli , Kahire’nin Yemen’e karşı açık uçlu bir kara savaşına ilişkin ihtiyatlı tutumunu açıklamaya yardımcı olabilir. Riyad’a destek vermek ile Yemen’in iç iktidar mücadelesine müdahil olmak , Kahire bakımından farklı tercihlerdir.

Beklemenin Maliyeti

Son iki ayda değişen, bu ihtiyatın gerekçelerinden çok, beklemenin maliyeti olabilir. Kızıldeniz’de süreklilik kazanan güvensizlik, Mısır için sadece uzak bir savaşın yan etkisi değil. Süveyş’ten elde edilen geliri, döviz akışını ve ülkenin lojistik merkez olma iddiasını da etkileyen doğrudan bir baskı unsuru Abdülati’nin son açıklamalarında kanal trafiğindeki kayıplara işaret etmesi bu bağlantının altını çiziyor .

Mısır’ın hesabı bu nedenle yalnızca Riyad’la dayanışmaya indirgenemez. Ticari gemilerin alternatif güzergâhlara yönelmesi kalıcılaştıkça Kahire, başkalarının sağlayacağı güvenliği beklemenin ekonomik bedelini daha fazla hissedebilir. Buna , Suudi Arabistan’daki Mısırlıların güvenliği ve iki ülke arasındaki ekonomik bağlar da ekleniyor. Mısır Dışişleri Bakanlığı’nın son açıklamalarında hem deniz yollarının istikrarını hem Suudi Arabistan’daki vatandaşlarının durumunu öne çıkarması , bu açıdan dikkat çekici.

Bir başka olası etken, karar masasının dışında kalmanın maliyeti olabilir. Mısır, Kızıldeniz’deki gelişmelerden doğrudan etkilenirken , bölgedeki güvenlik gündeminin üç başka başkent arasında şekillenmesinden rahatsızlık duyar. Katılım, yardım temininin yanısıra, kararların hazırlanmasına, görevlerin sınırlandırılmasına ve savaş sonrası düzenin tartışılmasına ortak olmak anlamına da gelebilir. Bu, Mısır tarafından resmen açıklanmış bir koşul olmamakla birlikte, Kahire’nin konumundan çıkan güçlü bir stratejik ihtimaldir.

Anlaşmanın Coğrafyası ve İç Dengesi

Mısır’ın Mekke Anlaşması’na en özgün katkısını, asker sayısından önce coğrafyası oluşturur. Süveyş, Kızıldeniz kıyısındaki limanlar ve deniz kuvvetleri, ortaklığa , deniz ulaştırmasının korunması ve lojistik destek bakımından yeni imkânlar sunabilir. Türkiye’nin üretim ve teknoloji kapasitesi, Suudi Arabistan’ın kaynakları, Pakistan’ın askerî birikimi ve Mısır’ın coğrafi konumu arasında işlevsel bir tamamlayıcılık kurulması mümkündür .

Kuşkusuz, Süveyş’e sahip olmak Babülmendep’i kontrol etmek anlamına gelmez. Denizdeki hareketliliğe ve tehditlere ilişkin ortak, güncel bir durum tablosu oluşturulması , istihbarat paylaşımı, ikmal düzeni, haberleşme ve angajman usulleri üzerinde çalışılmadan, dört ayrı ordunun kapasitesi tek bir müşterek kapasiteye dönüşmez.

Kahire, siyasi bakımdan , ortaklığın Arap dünyasındaki ağırlığını artırabilir. Ancak , Mısır’ın Pakta katılımının bütün Arap ülkelerinin onayını beraberinde getirmesi beklenmemelidir. Özellikle , Yemen’deki yerel ortaklar ve deniz güvenliği konusunda, Birleşik Arap Emirlikleriyle eşgüdüm, üyelik sayısından bağımsız olarak önemini korur.

Genişlemenin Mekke İttifakı içindeki sonucu da çift yönlü olabilir. Daha fazla kapasite kazanılırken, karar almak zorlaşabilir. Kahire’nin eşit söz hakkı araması, Riyad’ın acil destek beklentisi ve Ankara ile İslamabad’ın farklı öncelikleri arasında yeni bir denge kurulması gerekecektir. Mısır’ın , kurulmuş düzenin sadece askerî tedarikçisi olarak değil, kuralların oluşmasına katılan bir ortak olarak da yer almak istemesi doğaldır .

Riyad ve İslamabad İçin Yeni İşbölümü

Suudi Arabistan açısından Mısır’ın katılımı, Yemen’deki çatışmanın siyasi yükünü paylaşacak önemli bir Arap ortağının kurumsal desteği demek olur. Deniz gözetleme, lojistik, eğitim ve üzerinde anlaşılabilecek savunma görevleri, Riyad’ın kaynaklarını daha dengeli kullanmasına yardımcı olabilir. Kahire’nin diplomatik ağırlığı da yalnızlık algısını azaltabilir.

Buna karşılık, Mısır’ın varlığı, Husilere karşı kesin bir askerî sonuç vaat etmez. Dağınık füze ve insansız hava aracı kapasitesini baskılamak ile Yemen’de sürdürülebilir bir siyasi düzen kurmak ayrı sorunlardır. Yeni destek Riyad’ın müzakere konumunu güçlendirebilecek olmakla birlikte, savaşın askerî yollarla kısa sürede bitirilebileceği beklentisini beslerse maliyeti yükseltebilir . Husiler de Mısır’ı fiilen çatışmaya giren bir taraf saydıkları ölçüde , Mısır bağlantılı deniz trafiğine veya unsurlara yönelik tehditlerini genişletmeye çalışabilir. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, üyelikten çok görevin niteliğine bağlı olacaktır.

Pakistan içinse, dördüncü ortak, Körfez’de beklenen katkının paylaşılmasını sağlayabilir. Mısır’ın deniz ve lojistik alanlarında üstlenebileceği görevler, İslamabad’ın kendi çevresindeki güvenlik ihtiyaçlarıyla Suudi Arabistan’a desteği arasında denge kurmasını kolaylaştırabilir. Ancak Mısır’ın katılımı, Kahire’nin Güney Asya’daki her ihtilafta Pakistan’ın tutumunu benimsemesi anlamına gelmez. Ortaklık büyüdükçe hangi risklerin gerçekten ortak sayıldığı sorusu daha belirleyici hale gelecektir.

Türkiye İçin Asıl Kazanç

Kahire Pakta katılırsa, Ankara açısından en önemli fırsat, Mısır’la normalleşmenin düzenli güvenlik istişaresine dönüşecek olmasıdır. Ortak planlama ve sürekli temas, iki ülkenin kriz dönemlerinde birbirini dolaylı kanallardan okuma ihtiyacını azaltabilir. Libya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan görüş ayrılıkları ortadan kalkmasa da, bunların daha erken ve daha doğrudan ele alınabileceği bir zemin oluşabilir.

Tabiatıyla, böyle bir gelişmenin değeri, Mısır’ı üçüncü ülkelerden uzaklaştırmakla ölçülmemeli. Türkiye’nin daha kalıcı kazanımı, Kahire’nin güvenlik hesabında vazgeçilmez bir muhatap haline gelmesi olabilir. Ortak eğitim, deniz güvenliği ve savunma sanayisi projeleri bu ilişkiye içerik kazandırabilir . Bunların gerçekleşebilmesinin , ayrıca siyasi mutabakat, kaynak ve teknik uyum gerektireceği de hatırda tutulmalıdır .

Buna karşılık , Mısır’ın katılımı, Türkiye’nin pakt içindeki yükünü paylaşırken tek başına gündem belirleme imkânını da sınırlayabilir. Ankara’nın başarısı, Kahire’nin bütün tercihlerinde kendisine yaklaşmasından ziyade, farklılıklar sürerken ortak sonuç üretebilmesinde aranacaktır.

Tahran’ın Arabuluculuk Hamlesi

İran’ın devreye girmesi, Riyad’ın önündeki seçenekleri genişleten, fakat güven sorununu da beraberinde taşıyan bir gelişme. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi , 11 Ekim’de Suudi mevkidaşıyla görüşmesinin ardından Suudi Arabistan ile Yemen arasında diyaloğu kolaylaştırmaya hazır olduklarını bildirdi. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü de ertesi gün bu teklifi tekrarladı . Husilerle görüşmelere aracılık etme anlamı taşıyan teklif, henüz kabul edilmiş bir arabuluculuk süreci veya sağlanmış bir ateşkes değil.

Tahran, böyle bir girişimle hem çatışmanın daha geniş bir İran karşıtı dayanışmaya dönüşmesini sınırlamayı , hem de bölgesel çözüm arayışlarında kendisinin dışlanamayacağını göstermeyi amaçlıyor olabilir. Husilere destek veren bir aktörün arabuluculuk önermesi, Riyad’da kuşkuyla karşılanabilecek bir çelişki yaratıyor. Bununla birlikte , diplomatik etkisi olan aracıların her zaman tarafsız olması gerekmiyor . Bu noktada , İran’ın temaslarının saldırıların durmasına ve uygulanabilir taahhütlere dönüşüp dönüşmediği belirleyici olacaktır .
İran’ın Husiler üzerindeki nüfuzunun , hareketin bütün kararlarını tek başına belirleyebildiği varsayımına dayanması yanıltıcı olabilir .

Mısır’ın olası katılımı bu açıdan yeni bir imkân yaratabilir. Kahire, Riyad’a güvence sunarken Tahran’la temasını koruyabilirse , ortaklığın diplomatik kapasitesini artırabilir. Ankara ve İslamabad’la birlikte, savunma desteğinin sağladığı güveni ateşkes arayışına taşıyan bir işbölümü kurulabilir. Teklifin ciddiyeti ise , saldırıların azaltılması, sivil hava trafiği ve ticari seyrüseferin korunması gibi gözlenebilir sonuçlarla sınanacaktır. Böyle bir süreçte BM ve Umman’ın mevcut kanallarıyla eşgüdüm, birbiriyle yarışan arabuluculuk girişimlerinden daha yararlı olabilir.

Genişlemenin İran ve İsrail’e Yansımaları

İran bakımından Mısır’ın katılımı, Kızıldeniz’de karşısında daha geniş bir siyasi ve askerî eşgüdüm oluşması ihtimalini güçlendirir. Tahran’ın değerlendirmesi, bu yapının Suudi topraklarını ve ticari geçişleri korumakla mı sınırlı kaldığına, yoksa İran’ı hedef alan daha geniş bir güvenlik düzenine mi dönüştüğüne bağlı olacaktır. İkinci ihtimal kuşatılma algısını besleyebilir.

İsrail’in hesabı daha karmaşık olacaktır. Husi saldırı kapasitesinin sınırlandırılması İsrail’in çıkarlarıyla örtüşebilir. Buna karşılık , Türkiye ile Mısır’ın Suudi Arabistan’la birlikte daha düzenli güvenlik koordinasyonu kurması, İsrail’in bölgesel hareket alanını ve Gazze konusundaki diplomatik hesabını etkileyebilir. Mısır’ın barış antlaşmasını ve mevcut güvenlik ilişkilerini koruyarak yeni ortaklığa katılması mümkün olduğundan, gelişmeyi peşinen İsrail karşıtı bir askerî cephe olarak tanımlamak isabetli olmaz. İsrail açısından belirleyici olan, dört başkentin somut krizlerde birlikte hareket edip edemeyeceğidir.

Atina ve Güney Kıbrıs’ın Hassasiyeti

Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bakımından hassasiyet, Mısır’ın Türkiye ile güvenlik ilişkisinin derinleşmesi olacaktır. Kahire, Doğu Akdeniz’de enerji, deniz yetki alanları ve diplomatik eşgüdüm bakımından her iki aktör için de önemli bir ortak. Bu ilişki, üçlü zirve belgelerinde açıkça görülüyor.

Bununla birlikte , Mekke Anlaşması’na olası katılım, Mısır’ın mevcut deniz yetki alanı anlaşmalarını kendiliğinden değiştirmez . Kıbrıs konusundaki tutumunu da otomatik olarak Ankara’ya yaklaştırmaz. Atina ve Rum yönetiminin ilk tercihi, Kahire’den mevcut ilişkilerin korunacağına dair güvence almak ve işbirliğini daha fazla somut projeye bağlamak olabilir.

Ankara’nın kazanımı ise, Mısır’ın Türkiye’yi dışlayan hesaplarda tartışmasız bir ortak sayılmasını güçleştirmesi olur. Bu nüans, “Doğu Akdeniz dengesi tamamen değişti” türü iddialardan daha gerçekçi bir ölçü sunar .

Büyük Güçlerin Yaklaşımı

ABD, Mısır’ın katılımını bölgesel ortakların daha fazla güvenlik yükü üstlenmesi bakımından olumlu değerlendirebilir. Ancak , Vaşington’ın desteğinin derecesi, Paktın Amerikan güvenlik ilişkileriyle uyumuna, kullanılan teknolojilere ve İsrail üzerindeki etkisine bağlı olacaktır. ABD açısından hem yararlanılabilecek , hem de rotası yakından izlenecek bir düzenleme ortaya çıkabilir . Bütünüyle ABD karşıtı veya Amerikan tasarımı bir yapı tanımı bu aşamada spekülatif nitelik taşır .

Rusya, bölge ülkelerinin daha bağımsız hareket etmesini kendi çok merkezli düzen söylemiyle uyumlu bulabilir. Fakat , Türkiye’nin bölgesel etkisi artarken İran’ın konumunun zayıflaması ihtimalini aynı ölçüde olumlu karşılamayabilir. Moskova’nın tutumunu, tek bir blok tercihinden çok , farklı başkentlerle ilişkilerini koruma ve gelişmeler üzerinde söz sahibi olma arayışı şekillendirebilir.

Çin’in önceliği, enerji ve ticaret akışının istikrarı olacaktır. Mısır’ın katılımı Süveyş–Kızıldeniz güzergâhında öngörülebilirliği artırırsa Pekin bundan yarar görür. İran’la daha geniş bir çatışmayı hızlandırırsa aynı gelişmeye ihtiyatla yaklaşır. Çin açısından ortaklığın değeri, hangi ülkeye karşı kurulduğu söyleminden çok, ticaret yollarını ne ölçüde açık tuttuğunda ve gerilimi azaltıp azaltmadığında aranabilir.

Bu değerlendirmeler, henüz gerçekleşmemiş katılıma ilişkin ilan edilmiş resmi tepkilere dayanmıyor . Daha ziyade, önemli aktörlerin çıkarlarından hareketle , ortaya çıkabilecek eğilimlere işaret ediyor.

Sonuç olarak, Mısır’ın katılımı Mekke Anlaşması’nı bölgenin daha geniş bir kesiminin güvenlik ihtiyaçlarına cevap verebilen , daha güçlü bir ortaklığa dönüştürebilir. Bunun karşılığı, Kahire’nin askerî imkânlarının yanı sıra kaygılarının ve karar hakkının da kabul edilmesidir. Böyle bir genişleme, yalnızca Riyad’ın destek arayışını karşılamakla kalmayıp Kızıldeniz’de istikrarın nasıl yeniden kurulacağına ilişkin ortak bir siyasi yaklaşım üretirse anlam kazanacaktır.

Mekke Anlaşması’nın geleceğini belirleyecek soru, kaç başkentin imza attığından çok, bu başkentlerin birlikte oluşturacakları bölgesel gücü hangi siyasi / askeri istikamete yöneltecekleridir.