Orta Doğu’da her askerî operasyonun ardından aynı vaat tekrarlanıyor . Bu defa tehdit ortadan kalkacak, güvenlik sağlanacak, barışın yolu açılacak. Oysa vurulan hedeflerin sayısı artarken savaşların bitişi süresiz olarak erteleniyor . Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan çatışmalar , bölgenin , devletlerin birbirlerini sürekli vurarak güvende kalmaya çalıştıkları bir coğrafyaya dönüşmesi riskini güçlendiriyor .

Netanyahu’nun 24 Eylül’de BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma , bu konudaki kaygıları daha da körükledi . İsrail Başbakanı, İran’ın nükleer tesislerine saldırıyı , ülkesinin hayatta kalması için zorunlu bir karar olarak savundu. Üç yıldır yedi cephede savaştıklarını vurguladı. Siyasi ve medya alanındaki mücadeleyi de sekizinci cephe olarak tanımlayıp Türkiye ile Katar’ı hedef aldı.
Bu üslubun ardında , güvenliğin ancak mücadeleye devam ederek korunabileceğine ilişkin tehlikeli bir itiraf var . Peki, bu durumda mücadelenin biteceği koşulları kim belirleyecek? Her zafer bir sonraki operasyonun gerekçesine dönüşüyorsa, İsrail’in , güvenlik gerekçesiyle bölgesel hegemonyayı amaçlayan askerî üstünlüğü bölgeye nasıl barış getirecek?

Güvenlik içinde yaşama hakkı sadece İsrail halkına değil , Filistinlilere, Lübnanlılara, Suriyelilere ve İranlılara da aittir. Bir ülkenin güvenliği, çevresindeki herkesin kendisini sürekli tehdit altında hissetmesi üzerine kurulamaz.

İsrail’in kuruluşu , dönemin Avrupa’sındaki antisemitizm ve Holokost ile gerekçelendiriliyor . Buna karşılık, Filistinlilerin 1948’de yaşadığı kitlesel yerinden edilmeyi ve 1967’den sonra derinleşen işgal sorununu görmezden gelerek de bugünkü çatışmalar açıklanamaz. Bu tarihin yalnızca bir tarafı anlatılarak diğer tarafın hakları ortadan kaldırılamaz .

Netanyahu BM kürsüsünde , Golan’daki Yahudi varlığını meşrulaştırmak için Hz. Musa dönemine ve kutsal metinlere başvurdu. Çatışmanın topraklardan değil, herhangi bir sınır içinde Yahudi devletinin kabul edilmemesinden kaynaklandığını ileri sürdü. Oysa , kutsal metinlerin , başka devletlerin hakları ve sınırları konusunda hüküm vermesinin hukuki açıdan her hangi bir geçerliliği yoktur . Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024 tarihinde verdiği görüşle , İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki devam eden varlığını hukuka aykırı bulması da bu bakımdan önemlidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 22 Eylül’de BM’de yaptığı konuşmada , İsrail’e yönelik eleştirileri de bu noktada önem taşıyor. Gazze’deki yıkımı soykırım ve devlet terörü olarak niteleyen Erdoğan, Batı Şeria’daki yerleşimci şiddetini, Kudüs’te kutsal mekânlara erişimin engellenmesini ve Filistinli mültecilere yardım sağlayan UNRWA’ya yönelik baskıları aynı tablonun parçaları olarak sundu.
Bu eleştirilerin işaret ettiği sorun, ateşkes ilanıyla barışın kurulması arasındaki uzun mesafedir. Silahların zaman zaman susması, işgal ve yerleşim baskısı devam ederken kalıcı çözüm sağlamaz.

Erdoğan’ın cezasızlığa itirazı da bu nedenle önemlidir . İhlalleri yalnızca kınayan, durduracak baskıyı kuramayan bir diplomasi, yeni saldırıları önlemekte yetersiz kalıyor .

İsrailli yorumcu Amos Harel’in Foreign Affairs’teki yazısının alt başlığı, Netanyahu doktrininin ondan sonra da yaşayabileceğine dikkat çekiyor. Bu ihtimal, meseleyi yolsuzluklara bulaşmış , savaş suçlusu bir siyasetçinin iktidar hesabının ötesine taşıyor. İsrail’in geleceği açısından da asıl soru, savaşın nasıl kazanılacağından önce hangi siyasi sonuçla bitirileceğidir. İran örneği bu açmazı gösteriyor. Bir nükleer tesise ağır zarar verilebilir. Füze rampaları ve komuta merkezleri imha edilebilir. Fakat bunlar, karşı tarafın neden silahlandığı sorusunu ortadan kaldırmaz. Sürekli saldırıya uğrayacağını düşünen bir yönetim, daha güçlü silahlara sahip olmak için daha fazla çaba gösterebilir. Askerî baskı, denetlenebilir bir anlaşmaya bağlanmadığında bir sonraki savaşın hazırlığına dönüşebilir.

Tırmanan Türkiye - İsrail gerginliği

Türkiye ile İsrail arasındaki gerginlik uzun süre Filistin meselesi ve diplomatik restleşmeler üzerinden yürüdü. Suriye ise anlaşmazlığa çok daha doğrudan bir güvenlik boyutu kazandırdı . Yanlış bir hesap veya sahada yaşanacak bir olay, iki ülkeyi kimsenin kolayca denetleyemeyeceği bir çatışmaya sürükleyebilir.

Netanyahu’nun BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada , Ankara’yı Suriye’yi ele geçirmek istemekle suçlaması, Kıbrıs ve Yunanistan’ı da aynı konuşmada gündeme getirmesi bu nedenle dikkate alınmalıdır. Bu suçlamalar Türkiye’ye yönelik ilan edilmiş bir askerî harekât planı olmamakla birlikte , İsrail Başbakanı’nın Ankara ile anlaşmazlıkları savaş söyleminin içine yerleştirmesi, gerilimin hangi yöne doğru sürüklenebileceğini gösteriyor.

Türkiye’nin Suriye ile savunma işbirliği geliştirmek için İsrail’in iznine ihtiyacı yoktur . Buna karşılık , Ankara’nın çıkarı, askerî gücünü korurken sahadaki kazaları ve yanlış hesapları önleyecek iletişim kanallarını da açık tutmaktır. Caydırıcılığın işe yaraması, karşı tarafın hangi adımın hangi sonucu doğuracağını anlayabilmesine bağlıdır. İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yakınlaşması, Hindistan’la geliştirdiği ilişkiler ve Türkiye–Pakistan işbirliği daha geniş bir tablonun parçalarıdır. Bütün bu ilişkileri tümüyle Türkiye karşıtı bir planın unsurları saymak kolaycılık olur. Fakat , ayrı ayrı başlayan ortaklıkların zamanla Ankara’nın hareket alanını daraltabilecek bir yapıya dönüşmesi ihtimali de göz ardı edilemez. Türkiye, savunma işbirliklerini güçlendirirken ticaret ve ulaştırma bağlarını geliştirmeli , Orta Koridor ve Irak Kalkınma Yolu gibi projeleri bu geniş bakış açısıyla değerlendirmelidir.

Vaşington hangi barışı destekliyor ?

İsrail’in bölgedeki hareket serbestisini ABD desteğinden ayrı değerlendirmek mümkün değil.
Trump’ın 22 Eylül’de BM’de yaptığı konuşma , bu desteğin arkasındaki düşünceyi anlamak bakımından dikkat çekiciydi. Harekete geçmek için tehditlerin büyümesini beklemeyeceğini söyledi . İran politikasını bu yaklaşımın örneği olarak sundu. Batı Yarımküre’de de Amerikan çıkarları için gerekirse askerî güç kullanılacağını belirtti.

Trump ile Netanyahu’nun bütün hedefleri aynı değil. Ancak , gelecekte büyüyebilecek tehditlere karşı bugünden harekete geçme anlayışları arasında bir fikri benzerlik bulunuyor. Sorun, bu gerekçenin sınırlarının giderek belirsizleşmesi. Her devlet, komşusunun ileride tehlikeli olabileceği iddiasıyla saldırma hakkını kendinde görürse, hiçbir ülke kendisini güvende hissedemez.

Vaşington’ın İsrail’in güvenliğini desteklemesi , İsrail hükümetinin her askerî kararının arkasında duracağı anlamına gelmiyor . Nitekim ,Türkiye ile İsrail arasında Suriye’de bir çatışmayı önlemek ABD’nin de çıkarınadır. Ancak , Amerikan yönetiminin , bölgesel nüfuzunu, yalnızca savaşların yürütülmesi için değil, sona erdirilmesi için kullanması gerekir.

Avrupa’nın ticaret ve yatırım ilişkileri, Çin’in bölge ülkeleriyle bağları ve enerji yollarına duyduğu ihtiyaç, Rusya’nın İran’la ilişkileri ve Güvenlik Konseyi üyeliği farklı diplomatik imkânlar sunuyor. Bu güçlerin her konuda anlaşmasını bekleyemeyiz. Ama , savaşın daha fazla yayılmasını engelleyecek belirli adımlarda buluşmaları istenebilir.

Mekke Anlaşması’nın katkısı

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması bu ortamda daha çok anlam kazanıyor. 31 Ağustos’ta İstanbul’da düzenlenen Stratejik, Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısı , işbirliğini düzenli çalışacak bir yapıya dönüştürme yönünde bir adım oluşturdu .
Türkiye’nin savunma kapasitesi, Suudi Arabistan’ın ekonomik ağırlığı ve Pakistan’ın askerî gücü birlikte caydırıcılığa katkıda bulunabilir . Anlaşma’nın sahadaki etkisini ise , kriz anında ne ölçüde birlikte hareket edilebileceği belirleyecek . Öte yandan , Pakistan’ın nükleer silahlara sahip olmasını, diğer iki ülkeye otomatik nükleer güvence verilmiş gibi okumak için henüz siyasi veya hukuki bir dayanak yok .

Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM konuşmasında , üçlü savunma işbirliğini bölge sorunlarına bölge içinden çözüm üretme anlayışıyla ilişkilendirdi. Bu işbirliğinin değeri, bölgede herhangi bir gücün dilediği gibi davranmasının maliyetini yükseltmesinde aranmalıdır . Ancak , yeni bir karşı blok kurmak, kendi başına barış getirmez. Mekke Anlaşması’nın yaratabileceği dengeyi, rakip ülkelerle görüşmeyi mümkün kılan bir diplomasiyle tamamlamak gerekir.

Orta Doğu İçin Helsinki Ruhu

Erdoğan’ın konuşmasındaki , hukukun güçlüye ve zayıfa farklı uygulanmasına itirazı, Güvenlik Konseyi reformu talebi ve açık diplomasi vurgusu burada önem kazanıyor. Esasen , bu eleştiriyi sonuç üreten bir girişime çevirmek için BM reformunu beklemek gerekmiyor. Türkiye, bölgesel sahiplenme çağrısını hasımların da katılacağı sürekli bir görüşme sürecine taşıyabilir. Orta Doğu için AGİT modeli , bu çağrıdan hareketle atılabilecek somut bir adımdır.

Orta Doğu’daki krizlerden çıkış yolunun , caydırıcılığı korurken hasımları aynı masa etrafında buluşturacak bir düzen kurmaktan geçtiğini düşünüyorum . Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nı (AGİT) yaratan Helsinki deneyimi, bütün eksiklerine rağmen Orta Doğu için üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir örnek sunuyor.

1975’te Helsinki’de bir araya gelen ülkeler aslında birbirlerine hiç güvenmiyordu. NATO ile Varşova Paktı arasındaki keskin rekabet devam ediyordu. Buna rağmen , sınırların, egemenliğin ve temel hakların korunmasına ilişkin ilkeler üzerinde konuşabildiler. Askerî faaliyetlerin daha öngörülebilir olması için düzenlemeler geliştirdiler. Daha sonra AGİT’e dönüşen sürecin değeri burada yatıyordu . Anlaşmazlıklar sürerken de birlikte yaşamanın kuralları oluşturulabiliyordu.

Bu deneyimi kusursuz bir başarı hikâyesi olarak sunmuyorum. Helsinki ilkeleri bütün savaşları önleyemedi. Ortak karar almak da her zaman kolay olmadı. Orta Doğu’nun mevcut koşullarında önerim , Avrupa’daki teşkilatı bütün ayrıntılarıyla kopyalamak değil , birbirine güvenmeyen devletleri sürekli temas içinde tutacak aynı temel yaklaşımı benimsemektir .

Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır , İran başta olmak üzere diğer bölge ülkeleri ve hatta İsrail , Filistin’in de eşit biçimde yer alacağı bir güvenlik ve işbirliği sürecinde buluşabilir. ABD, Avrupa Birliği, Çin ve Rusya’nın , bölge ülkelerinin yerine karar vermeksizin bu süreci desteklemeleri de büyük önem taşır .

Başlangıç için büyük bir barış konferansından sonuç çıkmasını beklemek gerekmiyor. Birbirine yaklaşan savaş uçakları ve gemiler için kurallar konulabilir. Büyük tatbikatlar önceden bildirilebilir. Füze veya İHA bağlantılı olaylarda , misilleme kararı alınmadan önce konuşulacak doğrudan hatlar kurulabilir. Küçük görünen bu adımlar, büyük bir savaşın yanlışlıkla başlamasını önleyebilir.

Daha uzun vadede nükleer ve diğer kitle imha silahlarının bölgeden çıkarılması da konuşulmalıdır. Böyle bir müzakerenin , yalnızca İran’ın programını değil, İsrail’in nükleer kapasitesini de kapsaması gerekir.

Diplomatik tecrübesi ve kapasitesi açısından Türkiye bu girişime öncülük edebilecek ülkelerden biridir. Bunun için bütün taraflarla aynı fikirde olması gerekmez. Kendi haklarını kararlılıkla savunurken, anlaşamadığı ülkelerle de konuşabilmesi gerekir. Diplomasi en çok, görüşmenin en zor olduğu zamanlarda işe yarar.

Küresel barış ve istikrar açısından büyük önem taşıyan Orta Doğu’nun geleceği , her yeni saldırının ardından açıklanan kınama veya zafer bildirilerine bırakılamaz . Mekke Anlaşması saldırının maliyetini yükseltebilir. Buna karşılık , AGİT’ten esinlenen bir bölgesel süreç ise , saldırıya başvurmayı gereksiz kılacak anlaşmaların yolunu açabilir. Bölgenin kurtuluşu, birbirine güvenmeyen ülkelerin endişelerini gidermek için sürekli savaşmak zorunda kalmayacakları bir düzen kurabilmelerinde yatıyor.