“Bir medeniyetin ilk çürümeye başlayan yeri kafası değil, kalbidir”
Aime Cesaire.

Berrak Güngör

Diktatörler artık postal giymiyor, başkanlık sarayına da tanklar eşliğinde girmiyor. Faşizmin form değiştirmiş hali sandıktan, demokrasinin verdiği tüm imkânları kullanarak kendisine iktidarı veren tüm kurumları iğdiş etmek için çıkıyor. İki Dünya Savaşı’nda da milliyetçilik ekseninde tartıştığımız faşizm, artık popülist bir makyajla farklı bir suretle karşımıza çıkıyor. O farkı anlamak, günümüz siyasetini okumak açısından da oldukça önemli. Bugünün sağı, klasik faşizmden belirgin bir şekilde ayrılıyor. Tarihsel faşizmin belirgin özelliklerini yeni toplumsal koşullara göre uyarlayan post faşizm, en maskesi düşmüş yanını Donald Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte sergiliyor.

Klasik faşizmin tarihsel deneyiminden farklı olarak, yeni faşizm başlangıçta demokrasiyi açıkça ortadan kaldırmayı vadetmez, demokratik sistemin içinden yükselir ve onu içeriden dönüştürmek ister. Klasik faşizm, bir ülkeyi ve toplumu yeniden yapılandırmak isterken post faşizm ise eksik bırakıldığını düşündüğü tarihsel deneyimlerin muhafazakâr bir restorasyonu olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda Tarihçi Enzo Traverso’nun Trump’ın “Make America Great Again” (Amerika’yı yeniden harika yap) sloganını örnek göstermesi de oldukça yerinde.

Post faşizm ve klasik faşizm arasında değişmeden kalan yegâne ortak nokta ise kibir.

Ve faşizmin formu ne olursa olsun son kurşununu hep bayrak taşıyanına sakladığı gerçeği.
O kurşun Trump yönetiminin kibrini ara seçimlerde mi yoksa sonrasında mı hedef alacak bunu da süreç gösterecek.

Kibrin vitrini: Oval ofis

Bu kibrin en görünür örneklerinden birini, Trump’ın göreve başlamasından yalnızca bir ay sonra, Ukrayna DevletBaşkanı Volodimir Zelenskiy’yi ağırladığı Beyaz Saray’da gördük. 28 Şubat’ta Oval Ofis’te kameraların önünde yaşanan tartışmada Trump Zelenskiy’ye “Elinde hiçbir koz yok” diye seslendi; Ukrayna liderini ABD’ye yeterince minnet göstermemekle suçladı. “Minnet” vurgusu, Trump’ın ABD eksenli dünya düzenine yaklaşımının tezahürü gibiydi.

ABD bu zamana kadar emperyalist emellerini “özgürlüğün ülkesi” kisvesi altında yürüttü. Trump’ın kibri ve post faşizmin getirdiği kural tanımazlık ise bu stratejik maskeyi taşımaya dahi gerek görmüyordu. Beyaz üstünlükçü tavrı diğer ülkeleri ABD’nin çarklarının dönmesi çalışmak zorunda olan fabrikalar gibi görmesinin ötesinde göçmen nefretiyle, klasik faşizme bir selam da çakıyordu.

Nefretin dile yansıması: Çöp benzetmesi ve Somali

Trump, 2 Aralık 2025’te Beyaz Saray’daki kabine toplantısında Somali’yi “neredeyse bir ülke bile değil” diye tanımladı; Somalili göçmenler ve Somali kökenli Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Ilhan Omar için “çöp” ifadesini kullandı. Somalililerin geldiği yerleri “cehennem” olarak niteleyerek kendi topraklarına geri gönderilmeleri gerektiğini savundu. Trump’ın dili, geçmişten bu yana devam eden ırkçı yaklaşımın popülist bir yansıması oldu. Bu dil aynı zamanda bir topluluğun üyelerini bireysel hakları ve kimlikleriyle değil, topluca ülkeye yük sayılan, aşağılanabilir ve dışarı atılabilir bir kitle olarak sundu.

Beyaz olmayan herkes için giderek farklı bir yöne giren ABD’de baskı mekanizması her geçen gün daha da tırmanıyor. Michigan Milletvekili Rashida Tlaib ile birlikte Kongre'ye seçilen ilk iki Müslüman kadından biri olan Omar da bu baskı ve yıldırma politikalarından nasibi alıyor. Geçtiğimiz hafta, federal ajanlar bir soruşturma kapsamında Omar'ın Washington’daki evinde arama yaptı. Omar bu olaydan sonra Trump’a seslenerek "Trump on yıldır beni asılsız yalanlarla ve karalama kampanyalarıyla hedef alıyor. "Bu, onun siyasi yıldırma kampanyasındaki son tırmanış. Susturulmayacağım" dedi.

Venezuela: Bir ülkenin başkanlığını kendisine yakıştırmak

Faşizmin yeni bir fenomeni olarak karşımıza çıkan popülist sağın emperyalist tutumu yine bir ocak sabahı kendisini gösterdi. 3 Ocak 2026’da ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’i kaçırıp yasadışı bir şekilde alıkoymasının ardından Trump, Washington’ın Venezuela’yı geçiş süreci boyunca yöneteceğini açıkladı. Operasyonun uluslararası hukuk bakımından meşruiyeti tartışılırken Trump, 12 Ocak’ta Truth Social hesabından kendi Wikipedia biyografisinin değiştirilmiş bir görüntüsünü paylaştı; görselde kendisi, Ocak 2026’dan itibaren “Venezuela geçici başkanı” olarak gösteriliyordu.

Bir ülkenin devlet başkanını askerî operasyonla alıkoyduktan günler sonra kendisini o ülkenin geçici başkanı olarak gösteren bir görseli paylaşmak, şovun ötesinde anlam taşıyordu. Venezuela’nın egemenliği, halkının siyasi iradesi ve devletin kurumsal varlığı, bir Amerikan başkanının sosyal medya paylaşımında kişisel iktidar gösterisinin dekoruna dönüştü. Trump’ın daha sonra İran’da yeni liderin kim olacağı konusunda ABD’nin söz sahibi olması gerektiğini söylemesi ve Hürmüz Boğazı’nı bir sonraki Ayetullah ile birlikte kontrol edebileceğini öne sürmesi de aynı yaklaşımın farklı coğrafyalardaki yansımalarıydı.

Aynı ay Latin Amerika’ya yönelen tehditler, bu anlayışın daha sert yüzünü ortaya koydu. Venezuela’ya yönelik ABD müdahalesinin ardından dönemin Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro’yu hedef alan Trump, ülkeyi “çok hasta”, liderini ise “uyuşturucu üretmeyi ve ABD’ye satmayı seven hasta bir adam” diye niteledi. Kolombiya’ya yönelik askerî müdahale ihtimali sorulduğunda, “Bana kulağa hoş geliyor” yanıtını verdi.

ABD bu zamana değin dünyanın birçok ülkesine müdahalede bulundu ve bunu kâh postallarla kâh CIA eliyle düzenlenen operasyonlarla yürüttü. Ancak Trump dönemini farklı kılan faşist yönelimlerin şımarıkça dışa vurumu oldu. Trump’ın döneminde diplomasi, eşit egemenliğe sahip devletler arasında yürütülen bir müzakere olmaktan çıkıyor; güçlü olanın diğerine haddini bildirdiği bir tahakküm şovuna dönüşüyordu. “Müzakere” de kelime anlamını faşizmin yeni formunda kaybediyordu. Klasik faşizmlerde “müzakere” zaten olmadı, ancak yeni faşizm karşımıza diplomatik temayüllerin uygulanıyormuş gibi göründüğü bir illüzyon olarak çıkıyor. Bunun en büyük örneğini de İran’da gördük.

İran ve ABD arasında yürütülen müzakerelere ilişkin ''ilerleme'' haberleri gelirken, ABD ve İsrail 28 Şubat'ta Tahran yönetimine karşı savaş başlattı. Bu, Trump liderliğindeki ABD'nin müzakere yöntemi olarak kayıtlara geçti. Yani, basına yansıyan ''müzakere'' görüntüleri aslında sadece dayatma toplantılarından ibaretti. İstediğini alamayan Washington çok kolay bir şekilde namluyu hedefine doğrultabiliyordu.

Kanada ve Grönland, ilhakın ağzında

Ocak 2026’da Grönland üzerindeki taleplerini Davos’ta bir kez daha gündeme getirdiğinde, adayı “soğuk ve kötü konumlanmış bir buz parçası” olarak tanımladı. ABD’nin Grönland’ı yalnızca savunmakla yetinemeyeceğini, mülkiyetini de elde etmesi gerektiğini savundu. Danimarka’nın İkinci Dünya Savaşı’nda adayı savunamadığını iddia ederek ABD’nin tarihsel katkısını bugünkü egemenlik talebinin gerekçesi olarak gösterdi. Bir halkın kendi geleceğini tayin hakkı, dünyanın en güçlü devletinin stratejik hesapları karşısında tali bir meseleye indirgendi. Üstelik Trump, Avrupa’nın itirazlarını da ABD’nin yıllardır NATO’ya yaptığı katkılara karşı bir tür nankörlük olarak yorumluyordu.

Trump, gözünü kuzey komşusu Kanada'ya da dikti. ABD Başkanı Kanada'nın ABD'nin 51'inci eyaleti olması gerektiğini söyledi.

Bu noktada Trump’ın “Önce Amerika” sloganının vaat ettiği şeyin yalnızca Amerikan toplumunun refahını artırmak olmadığı açıkça görülüyor. Slogan, ABD’nin diğer devletlerden daha fazla hakka, daha geniş bir hareket alanına ve gerektiğinde onların iradesini geçersiz kılma yetkisine sahip olduğu varsayımıyla birleştiğinde, tüm bu yaşananlar ABD'nin üstünlük iddiası güden dış politika anlayışını filtresiz bir şekilde gözler önüne seriyor. Özetle, ABD kendi yayılmacı politikalarını eskiden uluslararası hukuk ya da temayüllerin kılıfına uydurarak hareket ederken, şimdi ise post faşizm kibri ile doğrudan uyguluyor. Bu da ABD hegemonyasının kendi ayağına kurşun sıkışını popülist bir yönetimin eylemleri eşliğinde izlememize olanak sağlıyor.

Faşizm ve kişi kültü

Faşizm ve post faşizm arasında benzerlikler kayboldu diyemeyiz. Yazının başında bahsettiğimiz kibir ve otoriter yönetimlerin olmazsa olması kişi kültüne de değinmek gerekir. Kaldı ki buna değinirken uzun uzadıya tanımlama yapmaya da gerek yok, Trump'ın paylaştığı yukarıdaki görsel tam da bahsettiğimiz kültü tanımlar nitelikte.

12 Nisan 2026’da Trump, Truth Social hesabından kendisini İsa peygambere benzer biçimde tasvir eden yapay zekâ üretimi bir görsel paylaştı. Trump görselde beyaz bir giysi içinde, ellerinden ışık saçılırken hasta bir adamı iyileştirirken görülüyordu. Dini muhafazakârların desteğiyle siyasi gücünü tahkim eden bir başkanın, kendisini mucize gerçekleştiren kutsal bir figürün ikonografisiyle sunması, sıradan bir sosyal medya provokasyonunun ötesindeydi. Tepkilerin ardından görseli kaldıran Trump, tasvirin kendisini bir doktor olarak gösterdiğini savundu.

Çin-Türkiye ilişkilerinde 55. yıl: Stratejik iş birliği İstanbul'da ele alındı
Çin-Türkiye ilişkilerinde 55. yıl: Stratejik iş birliği İstanbul'da ele alındı
İçeriği Görüntüle

Bu görselin paylaşıldığı zamanlama da manidardı. Trump, kendisini İsa’ya benzeten görselden hemen önce, İran savaşını eleştiren Papa XIV. Leo’yu hedef almış ve onu dış politika konusunda “zayıf” olmakla suçlamıştı.

Faşizmin tarihsel deneyiminde lider kültü, yalnızca bir kişinin sevilmesi ya da karizmatik bulunması anlamına gelmez. Liderin ulusun iradesini tek başına temsil ettiği, onun kararlarının sıradan kurumsal denetimlerden üstün tutulması gerektiği ve lidere yöneltilen itirazların ulusa yöneltilmiş bir saldırı sayıldığı bir siyasal ilişki yaratır. Bu nedenle kişilik kültü, otoriter iktidarın yalnızca propaganda aracı değil, toplumsal meşruiyet üretme mekanizmalarından biri olarak önümüze çıkar.

Klasik faşizmin lider kültüyle günümüz post faşizmi arasındaki bağ, geçmişin sembollerini birebir tekrarlamakta değil; liderin kendisini ulusun kurtarıcısı, düşmanlarına karşı tek güvence ve kuralların üzerinde bir irade olarak sunmasında yatıyor.

İşte bu yüzden post faşizmin popülist makyajı, yalnızca seçim meydanlarında ya da göçmenlere yönelik söylemlerde aranmamalı.

Enzo Traverso’nun yaklaşımı burada yeniden anlam kazanıyor. Post faşizmi klasik faşizm gibi yalnızca geçmişin üniformaları, meydanları ve paramiliter örgütleri üzerinden tanımlamak, bugünün siyasetindeki dönüşümü gözden kaçırmak demek. Yeni biçim, demokratik kurumların sağladığı meşruiyetten yararlanırken çoğulculuğu, eşitliği ve kurumsal sınırları aşındırmak anlamına geliyor. Popülist lider kendisini halkın tek gerçek temsilcisi ilan ettikçe, kendisine itiraz eden yurttaşlar, gazeteciler, rakip siyasetçiler ve yabancı liderler de meşru muhataplar olmaktan çıkarılıp aşağılanması gereken düşmanlara dönüştürülüyor.

Ne var ki kibir, iktidarın en güçlü görünen anında aynı zamanda en büyük zaafına dönüşebilir. Trump’ın ikinci döneminin seçmen nezdinde nasıl karşılık bulacağı, ara seçimler ve sonrasında yaşanacaklarda karşımıza çıkacak.