Devrim ve devrim sonrası dönemlerden günümüze uzanan hat üzerinde yer alan Çinli liderlerin hepsinin göze çarpan özelliği “gerçekçi” olmalarıdır. Mao Zedong, Deng Xiaoping, Xi Jinping… Hepsi yalnızca gerçeklerden yola çıkmış, hayal kurmamış ve gerçeği olgularda aramışlardır.

1949 devriminden sonra, Çin’in uzun vadede büyük bir sanayi gücüne dönüşeceğini öngören Mao, reform, dışa açılma ve modernleşme hareketinin mimarı Deng, 1,4 milyar nüfusa sahip ülkede mutlak yoksulluğu sıfırlayan ve refahı yükselten Xi, Çin’in ve dünyanın gerçeklerini kavradıkları için başarılı oldular, olmaktalar.

Mao, Çin’in 1949’da halk cumhuriyetinin kurulmasıyla bir anda refaha kavuşacağını düşünmüyordu. 1955’te, güçlü ve ileri derecede sanayileşmiş sosyalist bir ülke olmak için yaklaşık 50 yıllık yoğun bir çaba gerektiğini söylemişti. Mao’nun öngörüsünün merkezinde, ekonomik bağımsızlık, sosyalist sanayileşme ve halkın yaşam koşullarının iyileştirilmesi hedefleri yer alıyordu. Merkezi devletin ve Çin Komünist Partisi’nin ülke çapında örgütlenmesi ve siyasal birliğin pekişmesi, temel sanayi dallarının, enerji altyapısının ve ulusal araştırma kapasitesinin geliştirilmesi, eğitim ve halk sağlığı alanlarında, başlangıç düzeyi çok düşük olan bir ülkede geniş çaplı dönüşümler gerçekleştirilmesi, ekonomik kalkınmanın üzerinde ilerleyeceği maddi zeminin parçalarıydı. Deng Xiaoping dönemindeki reformların yarattığı ekonomik dönüşüm, verimlilik artışı, kentleşme ve istihdam olanaklarının artması da Çin’in bugünlere gelebilmesinde belirleyici oldu.

ABD ve Çin’in farklı yolları

Dünya bugün Çin’in yeni bir “fırsatlar ülkesi” olup olmadığını tartışıyorsa ve eskinin “fırsatlar ülkesi” ABD’nin pabucunun dama atıldığı düşünülüyorsa, bunun en büyük nedeni Çin halkının ve Çinli liderlerin gerçeklere bağlı kalmış olmalarıdır.

Çin, 19. ve 20. yüzyılın “fırsatlar ülkesi” olarak nitelendirilen ABD’deki gibi bireysel girişimciliğin ve özel mülkiyetin ekonomik yükselişin merkezinde olduğu bir toplum değil. Dün de bugün de Çin’deki ideal, sosyalist sanayileşme yoluyla güçlü ve bağımsız bir ülke kurmak şeklinde beliriyor. Yani, Mao’nun onlarca yıl süreceğini düşündüğü sanayileşme hedefi ile Çin’in 21. yüzyıldaki büyük ekonomik gücü arasında güçlü bir tarihsel bağ söz konusu.

“Amerikan Rüyası” yerine “Çin Rüyası”

“Fırsatlar ülkesi” tanımı, yalnızca hızla büyüyen bir ekonomiyi değil, insanların toplumsal konumlarını değiştirebildikleri, yeni bir yaşam kurabildikleri, ekonomik yükselişin sunduğu olanaklardan yararlanabildikleri bir ülkeyi işaret ediyor. Bu açıdan Çin ile ABD arasında kimi tarihsel benzerlikler ama aynı zamanda çok önemli farklar söz konusu. ABD, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yarısında sanayileşme, göç, toprak edinme ve girişimcilik üzerinden bu imgeyi oluşturdu. Dış göç alan bir ülke olmayan Çin ise 21. yüzyılda üretim, teknoloji, altyapı, ticaret ve yeni tüketim olanaklarıyla benzer bir çekim merkezi haline geldi. ABD’nin yükselişi, kapitalist piyasa ekonomisinin genişlemesi, kitlesel göç ve bireysel girişimcilikle, Çin’in yükselişi ise sosyalizmin merkezi planlamasıyla, ÇKP’nin önderliğiyle, devletin yönlendirdiği sanayileşme, küresel piyasalarla ilişki ve büyük ölçekli altyapı yatırımlarıyla gerçekleşti. “Amerikan Rüyası” bireycileşmeye dayanıyordu; “Çin Rüyası”nın arkasında kolektivizm yer alıyor.

Fırsat eşitliği ölçütü

19. yüzyıl ABD’sinin “fırsatlar ülkesi” olması, herkesin eşit fırsatlara sahip olduğu anlamına gelmiyordu. Çin ise fırsat eşitliğini büyük oranda sağlamış durumda. İki ülke arasındaki farkın en önemli noktalarından biri şu noktada belirginleşiyor: Fırsatlar kim(ler) için sunuluyor? ABD örneğinde “herkes yükselebilir” düşüncesi kapitalist toplumdaki bireysel hareketlilik olanaklarını öne çıkarırken, Çin’de daha çok bir bölgenin, köyün ya da kasabanın zenginleşmesinden, “fırsatları iyi kullanmasından” söz ediliyor. Çin’in yükselişinde üretim kapasitesinin ve ekonomik olanakların genişlemesi ile bu olanakların toplumsal olarak paylaşılması paralel biçimde ilerliyor. “Fırsatlar ülkesi” yalnızca ekonomik bir slogan olmaktan çıkarılıp tarihsel bir kavram olarak ele alındığında, ne kadar zenginlik üretildiği değil, üretilen zenginliğin kimlere hangi olanakları sağladığı da büyük önem kazanıyor.

Yazının başlığındaki soruya olumlu yanıt verip “fırsatlar ülkesi” olmak bakımından Çin’in ABD’nin tarihsel rolünü devraldığını ve bu noktaya çok farklı bir yoldan ulaştığını söylemek mümkün.