Editörün notu: CGTN'nin özel yorumcusu Anthony Moretti, Robert Morris Üniversitesi İletişim ve Medya Okulu'nda doçent olarak görev yapmaktadır. Çin-ABD ilişkileri üzerine de düzenli olarak yazılar kaleme almaktadır. Bu makalede ifade edilen görüşler yalnızca yazara aittir; Robert Morris Üniversitesi veya CGTN'nin görüşlerini yansıtmayabilir.
ABD'de seçimlerin ertesi günü... Bir parti zaferini kutlarken diğeri hayal kırıklığı yaşıyor. Bir parti geleceğe iyimserlikle bakarken diğeri nerede hata yaptığını sorguluyor. Bir parti değişim vaat ederken diğeri bu ihtimal karşısında endişeye kapılıyor.
Peki, gerçekten bir şey değişiyor mu?
Salı günü yapılan ara seçimlerde Demokratların ABD Kongresi'nin her iki kanadında da çoğunluğu elde etmesinin ardından Amerikalılar bu soruyu bir kez daha tartışıyor. Yanıtları ise “Hayır.” İki büyük siyasi partinin özel çıkar grupları ve varlıklı bağışçılarla bu denli yakın ilişkiler içinde olduğu düşünüldüğünde, yeni Kongre Ocak 2027'de göreve başladığında başka nasıl bir yanıt beklenebilir?
Öncelikle en belirgin sorunla başlayalım: Para.
Bir tahmine göre, ABD'de geride kalan ara seçimlerde adayları desteklemek amacıyla yaklaşık 12 milyar dolar harcandı. Bu miktar, yaklaşık 50 ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasından daha fazla. Bu paranın siyasi karar alıcılara erişim sağladığı da bir sır değil. Bir raporda belirtildiği gibi, “Para verdiğinizde, parayı alanlar bunu bilir. Bütün görüşlerinize katılmasalar bile sizi dinlemeye daha yatkın olurlar.”
Bu sorunlu sistemin savunucuları, milyonlarca dolar bağış toplayan ve “Super PAC” olarak bilinen siyasi eylem komitelerinin belirli adaylarla veya seçim kampanyalarıyla koordinasyon içinde harcama yapmasını engelleyen yasalar bulunduğunu öne sürebilir. Ancak bu yasaların ne zaman ihlal edildiğini kanıtlamak oldukça güçtür.
Üstelik ABD'nin iki büyük siyasi partisinin, kendilerine avantaj sağlayan bu sistemi ortadan kaldırması da beklenemez. Çünkü ABD'de para olmadan ciddi bir seçim kampanyası yürütmek neredeyse imkânsızdır.
Bu kadar büyük mali kaynaklarla ardı ardına televizyon reklamları hazırlanabiliyor. Ancak bu reklamlar çoğu zaman olumsuz, saldırgan ve kirli bir siyasi dil kullanıyor. Rakibin kişiliğini hedef alan kampanyalar ABD'nin siyasi kültürüne olumlu bir katkı sağlamıyor. Buna rağmen hiçbir şey değişmiyor.
Sonuç olarak seçmenler, iki kötü seçenek arasından daha az kötü olanı tercih etmek zorunda kaldıkları hissine kapılıyor. Üstelik seçimi kaybeden taraf, kazananlara saygı göstermeyi de reddediyor.
Ancak seçim kampanyalarına harcanan astronomik miktarlardaki para, ABD siyasetini zayıflatan tek yapısal sorun değil.
Amerikan ekonomisinin durumu da hiç iç açıcı değil. Bu sorunların çözümü, her iki partinin de gerçek bir kararlılık göstermesini gerektiriyor. Enflasyon yüksek seviyelerde kalmaya devam ediyor. Konut fiyatlarının ve mortgage maliyetlerinin artması, 20'li ve 30'lu yaşlarındaki Amerikalıların ev sahibi olma hayallerini ertelemesine neden oluyor. Oysa ev sahibi olmak, uzun yıllardır Amerikan rüyasının temel unsurlarından biri olarak görülüyor.
Sağlık sistemi, yanıtladığından daha fazla soru ortaya çıkarıyor. Sosyal güvenlik sistemi ise mali açıdan sürdürülemez bir noktaya doğru ilerliyor. Göç ve ekonomik eşitsizlik gibi sorunların, iki parti arasındaki mevcut kutuplaşma devam ettiği sürece çözülmesi mümkün görünmüyor. Düşüncesizce başlatılan savaşlara ise ayrıca değinmeye bile gerek yok.
Ne Demokratların ne de Cumhuriyetçilerin bu sorunlarla ciddi biçimde mücadele etmeye istekli olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.
Kapsamlı ve somut politikalar nadiren görülürken siyasi gösteriler ve taktik hamleler oldukça yaygın. Siyaseti yalnızca uzaktan takip edenler bile bu oyunların ne zaman sahnelendiğini anlayabiliyor. Çünkü benzer durumlara defalarca tanık oldular.
Bu tablo bizi ABD siyasetindeki bir başka yapısal zayıflığa götürüyor: Etik eksikliği.
Etik değerlere bağlı bir liderlik, iyi yönetilen her kurumun temel özelliklerinden biridir. Ancak ABD'de üst düzey kamu görevlilerinin görevlerinden ayrıldıktan hemen sonra özel şirketler adına yüksek ücretlerle çalışmaya başlaması, bu alandaki sorunların yalnızca bir örneğidir.
Bir gün seçilmiş veya atanmış kamu görevini yürüten bir yetkili, ertesi gün kâr amacı güden bir kuruluşun yüksek ücretli temsilcisine dönüşebiliyor.
Peki, bu yasal mı? Kesinlikle.
Etik açıdan doğru mu? İşte bu tartışmalı.
Bir kamu görevlisi, bir gün halkın çıkarlarını temsil ettiğini söylerken ertesi gün nasıl aynı konularda lobicilik yaparak büyük gelirler elde edebiliyor?
Acı gerçek şu ki, bu sistemi değiştirecek yasaların çıkarılması pek olası görünmüyor. Çünkü hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler etik açıdan tartışmalı bu düzenin sağladığı avantajlardan yararlanıyor.
Eğer gerçekten halkı temsil etselerdi, bunu yalnızca söylemekle kalmaz, uygulamada da gösterirlerdi. Ancak bunu yapmıyorlar.
Bugün ABD'de iktidardaki siyasi partinin değişmesi, bir evin perdelerinin, mobilyalarının ve iç düzeninin değiştirilmesine benziyor. Oysa evin temel yapısı olduğu gibi kalıyor.
Bu yapı giderek aşınıyor ve demokrasinin etkili biçimde işlemesini engelliyor. Amerikalılar da bunun farkında ve artık bu durumdan bıkmış durumda.
Pew Araştırma Merkezi'nin bu yılın başlarında yayımladığı bir rapora göre, ABD'li yetişkinlerin yaklaşık yüzde 69'u ülkelerinde demokrasinin işleyişinden memnun değil. Araştırma, bu oranın ilkbaharda incelenen yüksek gelirli ülkelerin çoğundan daha yüksek olduğunu da ortaya koydu.
Temsilciler Meclisi ve Senato'da çoğunluğu elde eden Demokratlar, Ocak 2027'de Kongre'nin kontrolünü devralacak.
Demokratlar bu fırsatı, ABD siyasi sistemini daha dürüst ve etik bir yapıya kavuşturacak politikalar geliştirmek ve ülkenin kronik ekonomik sorunlarına çözüm üretmek için kullanmalı.
Ancak bunun yerine öfkeyi, bencilliği ve olumsuzluğu benimsemeleri de kimseyi şaşırtmayacaktır.
Çünkü bugün Amerikan siyasetinin işleyiş biçimi tam olarak budur.