Savaşlar neden başlar, neden biter? Eğer bu sorunun cevabını tam olarak kavrayamazsak, bugün yaşanan savaşın sonucunu da “zenginleştirilmiş uranyum” veya “Hürmüz’ün kontrolü” gibi geçici neden-sonuç ilişkilerine bağlayabiliriz. Marksist teoriye göre tüm tarih, sınıflar arasındaki çatışmaların (sınıf savaşı) tarihidir ve savaşlar, egemen sınıfların ekonomik çıkarlarını korumak, pazarları genişletmek veya sömürgeleri bölüşmek için başvurduğu bir yöntemdir.

Dün olduğu gibi bugün de bu tez doğruluğunu korumaktadır. Ancak küreselleşme ve teknoloji, sermayenin hızlı dolaşımını kolaylaştırdı ve sermaye grupları arasındaki çatışmayı ülkeler boyutundan çıkarıp küresel bir pozisyona taşıdı. Bazen aynı ülkelere ait sermaye gruplarının dünyanın farklı yerlerinde farklı çıkarları temsil ettiklerini veya rekabet ettiklerini görebiliyoruz. Bugün ABD ve Avrupa arasında yaşanan kırılımı da bu perspektiften görmemiz gerektiğine inanıyorum.

Beyaz Saray’da “güvercinler” ve “şahinler” olduğu masalı da yine bu perspektiften baktığımızda koca bir yalan. Demokratların daha barış yanlısı olduğu, Cumhuriyetçi Parti’nin ise daha fazla savaş istediği gibi söylemler oldukça komik. Bunu anlamak, ABD gibi bir “demokrasi” ülkesinde hiç de zor değil. Bakınız ABD seçimleri. İki partili bu sistemde kazananı belirleyen ideolojik ayrımlar ve ekonomik söylemler değil, yürütülen kampanyaların başarısıdır. Bu kampanyalar büyük ölçüde gizli veya açıktan yapılan reklamlar üzerinden yürütülür. Reklam ise sermaye gruplarının kampanyalara verdikleri bütçelerle mümkün olur. Yani basit bir tarifle, ABD’de iktidarda olanın kim olduğunu anlamak için o seçimi hangi sermaye grubunun kazandığına bakmamız yeterlidir. Son seçimin galibi ise büyük ölçüde petrol ve enerji şirketleri oldu. Bir de her zaman kazanan bir “kasa” vardır: savunma sanayi; Lockheed Martin, Raytheon, Northrop, General Dynamics vb.

Bu bakış açısı, Venezuela’ya yapılan saldırıları ve bugün İran üzerinden yürütülen savaşın kimin kasasını doldurduğunu anlamamıza yeterlidir. Savaşı ve barışı teolojik okumalar üzerinden anlamaya çalışmak veya yeni bir dünya düzenine doğru giderken ABD’nin Çin’i hedeflemesi ve buna uygun konumlanmasını tespit etmek doğrudur, ancak yeterli değildir. Ne Beyaz Saray, ne Pentagon, ne de sermaye grupları her zaman homojen ve uyumlu değildir. Bugün de bunun pek çok örneğini yaşıyoruz. ABD’de yaşanan istifalar, görevden almalar, inişler ve çıkışlar bunun örneklerle doludur. Yine bu sebeple ABD’nin her şeye muktedir olduğu ve yeni planlamalar yaparak dünyayı yeniden şekillendirmeye çalıştığı tespiti tam olarak doğruyu yansıtmaktadır. ABD sermayesi için kurallara dayalı düzende daha fazla kâr elde etmek mümkün değildir. Mümkün olsa bile bu, onları tatmin etmeyecek düzeydedir. O hâlde hem içeride hem de dışarıda kuralsızlığı ya da “orman kanunlarını” uygulayabilecek partnerler gerekmektedir. Bu figürler bugün Trump ve çalışma arkadaşları üzerinden okunabilir. Tıpkı geçmişte Biden ve ekibi üzerinden okunabileceği gibi.

Biden ve ekibinin Ukrayna üzerinden yürüttüğü savaş, başta ABD savunma sanayi olmak üzere Avrupa bağlantılı pek çok sermaye grubunu zenginleştirdi. Avrupalı liderler savaşı destekledi çünkü şirketleri ABD ile birlikte finansal kazanç sağlıyordu. Ukrayna toprakları çok bereketliydi. Altında, başta nadir elementler olmak üzere yer altı zenginlikleri; üstünde ise dünyanın en bereketli çernezyom toprağı yatıyordu. Bu toprak o kadar bereketliydi ki tek başına iki Avrupa’yı doyurabilirdi. Bu sebeple başta ABD’li Cargill ve Alman Bayer olmak üzere birçok şirket bölgeye akın etti. Yer altı zenginlikleri içinde Joe Biden’ın oğlu Hunter Biden da sahneye çıktı. Burisma skandalı olarak anılan ve başrolünde Biden ailesinin olduğu Ukrayna’nın doğalgazına çökme operasyonu. Bugün Trump ile birlikte benzer bir durumu damat üzerinden yaşıyoruz. Oğul da var ancak biraz daha gerilerde.

ABD ve İran, savaş öncesi son görüşmesini 26 Şubat tarihinde Cenevre’de gerçekleştirmişti. İngiliz The Guardian gazetesinin özel haberine göre bu görüşmeye katılan İngiltere’nin güvenlik danışmanı Jonathan Powell çok ilginç bir tespitte bulundu. Powell’a göre İran, savaştan kaçınmak için çok önemli tavizlerde bulunmuştu; ancak ABD tarafını temsil eden Jared Kushner ve Steve Witkoff, bırakın not almayı, dinlemiyorlardı bile. Hatta yine aynı haberde adı verilmeyen Körfezli bir diplomatın tarifi ise tam olarak şöyleydi: “Witkoff ve Kushner’ı, bir cumhurbaşkanını çıkmak istediği bir savaşa sürükleyen İsrail ajanları olarak gördük.” Ama neden? Sebep tamamen duygusal.

Son olarak Witkoff ve damat Kushner’in “duygusallıklarına” yakından bakalım. Jared Kushner’in, Trump’ın ilk döneminde danışmanlık yaptığı sırada mütevazı bir serveti olduğu söyleniyordu. Ancak sonrasında, her ne hikmetse Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Selman ile dostlukları pekiştikçe Kushner’in de serveti artıyordu. Kushner, 2021 yılında Affinity adlı bir yatırım şirketi kurdu. Şirkette 20 kişi çalışıyor; buna rağmen Kushner, “yetenekleri” sayesinde şirketini inanılmaz derecede büyüttü. Yatırım yapacağı alanı İsrail, (Filistin), Orta Doğu ve Afrika ülkelerindeki ABD şirketleri olarak belirledi. Kushner’in Affinity’si o kadar “yetenekliydi” ki kurulur kurulmaz 3 milyar dolar yatırım aldı. Bu 3 milyar doların 2 milyar doları, Bin Selman’ın yönettiği Suudi Arabistan’ın kamu fonlarından geldi. Kasım 2024’te Forbes, “Kushner’ın Affinity adlı şirketi ile net servetini en az 900 milyon dolara çıkardığını; bu rakamın, Trump’ın kıdemli danışmanı olduğu 2017’nin başlarına kıyasla %180 artış gösterdiğini” yazdı. Sakın bu kısımları yanlış anlamayın; aslında Kushner tüm bunları bir barış elçisi olduğu için yapıyor. Kushner, Mayıs 2022’de The Wall Street Journal ile yaptığı röportajda şunları söylemiş: “Bölgedeki İsraillilerle Müslümanları iş birliği yapmaya ikna edebilirsek, bu durum insanların ortak çıkarlarına ve ortak değerlerine odaklanmasını sağlayacaktır.” “Potansiyelini gerçekleştirebilmesi için güçlendirilmesi ve beslenmesi gereken tarihî bir bölgesel değişimi başlattık.” Yani işin aslı, damat Kushner Suud sermayesi ile İsrail sermayesini birleştirmişti. Bu sermayenin bugün en büyük hedefi, yüz binlerce Filistinli masumu öldürerek veya yerinden yurdundan ederek Levant Projesi’ni gerçekleştirmek: İsrail ve Suud iş birliği ile.

Witkoff’un ise başta BAE ve Katar olmak üzere bölgede yatırımları ve ortaklıkları var. Yalnızca bölgede değil, ABD dahil olmak üzere pek çok yerde Katar ve BAE fonlarını başarılı avukat Witkoff yönetiyor.

Oğul Eric Trump ise şimdilik epey gerilerde ama kısmeti açık. O da Steve Witkoff’un oğlu Zach Witkoff ile birlikte coin işine girdi. Tesadüf, onlar da en büyük yatırımı Katar’ın kamu fonlarından almış oldular.

Başa dönecek olursak: Bu savaş yalnızca İran ile ABD-İsrail savaşı mı? Savaş, İran’ın nükleer programı ile mi ilgili, yoksa İran halkının demokrasi arayışı ile mi? Gazze neden dümdüz edildi? Neden yüz binlerce Filistinli öldürüldü? Umarım tüm bu soruların cevabını bölge halkları verir ve egemenlerin planlarını başlarına geçirir.