OECD tarafından üç yılda bir düzenlenen PISA’nın geçtiğimiz hafta açıklanan 2025 sonuçları, Türkiye açısından son yılların en dikkat çekici tablolarından birini ortaya koydu. 15 yaşındaki öğrencilerin matematik, fen ve okuma becerilerini ölçen araştırmada Türkiye; fen bilimlerinde 494, okumada 472, matematikte ise 462 puan aldı. Bu sonuçlarla fen ve okumada OECD ortalamasının üzerine çıkan Türkiye, matematikte de ortalamanın yalnızca bir puan gerisinde kaldı. On yıl önce, PISA 2015’te üç alanda da OECD ülkeleri arasında sondan ikinci sıraya kadar gerileyen Türkiye açısından bu tablo, eğitim performansında kayda değer bir değişime işaret ediyor.
Bu iyileşme ülke sıralamalarına da belirgin biçimde yansıdı. Türkiye, 38 OECD ülkesi arasında fen bilimlerinde 14’üncü, okumada 13’üncü, matematikte ise 23’üncü sıraya yükseldi. Üstelik bu tablo, tek bir sınav döneminde ortaya çıkmış ani bir sıçramadan ibaret değil. Türkiye’nin son on yıllık PISA performansı, özellikle fen bilimlerinde istikrarlı bir toparlanmaya işaret ediyor. Ancak ortaya çıkan tabloyu yalnızca Türkiye’nin kendi performansındaki yükselişle açıklamak da yeterli değil.
Türkiye’nin yükselişi ne kadar kendi başarısı?
Bu noktada PISA 2025’in ortaya koyduğu ikinci tabloya da bakmak gerekiyor: Birçok gelişmiş ekonomide eğitim performansı geriliyor. Uzun yıllar eğitim başarısıyla örnek gösterilen bazı Batılı ülkelerde puanlar düşerken Türkiye ters yönde bir seyir izliyor. Ancak bu değişimin nedenleri alanlara göre farklılaşıyor. Fen bilimlerindeki yükseliş, büyük ölçüde Türkiye’nin kendi performansındaki iyileşmeden kaynaklanıyor. Okuma ve matematikte ise Türkiye’nin ilerlemesine, OECD ülkelerindeki genel gerilemenin yarattığı göreli avantaj da eşlik ediyor. Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu ne “Türkiye yalnızca diğer ülkeler gerilediği için yükseldi” diyerek küçümsemek ne de eğitim sistemindeki bütün sorunların geride kaldığı şeklinde yorumlamak doğru olur.
Birçok gelişmiş ekonomide PISA tartışmalarında son yıllarda sosyal medya, ekran süresi, TikTok ve son dönemde yapay zekâ araçları sıkça suçlanıyor. Bunların öğrencilerin dikkat süresi ve çalışma alışkanlıkları üzerinde etkisi olmadığı söylenemez. Ancak Doğu Asya’daki sonuçlar, teknolojiyi tek başına açıklayıcı faktör olarak görmenin yetersiz kaldığını düşündürüyor. Aynı dijital dünyanın içinde yaşayan Çin’in ana kısmı, Singapur, Japonya, Güney Kore, Hong Kong ve Makao gibi eğitim sistemleri PISA’nın üst sıralarındaki ağırlığını koruyor. Çin’in Beijing, Shanghai, Jiangsu ve Zhejiang’dan oluşan B-S-J-Z örneklemi de yüksek performansını sürdürüyor. Bu tablo, tartışmayı teknolojinin varlığından çok okulun öğrenme sürecini nasıl yönettiği sorusuna taşıyor.
Çin ile Türkiye arasındaki fark nerede?
Türkiye ile Çin arasındaki farkın en çarpıcı olduğu alanlardan biri, en başarılı öğrencilerin ulaştığı seviyede ortaya çıkıyor. Türkiye’de öğrencilerin yüzde 8’i matematikte PISA’nın 5. veya 6. yeterlilik düzeyine ulaşırken B-S-J-Z Çin’de bu oran yüzde 54. Üstelik bu seviyeler yalnızca formül ezberlemeyi ya da standart soruları çözmeyi ölçmüyor. Karmaşık durumları matematiksel olarak modelleyebilme, farklı çözüm yollarını karşılaştırabilme ve bunları değerlendirebilme becerisini ölçüyor. Bu nedenle Çin eğitimini yalnızca “ezbere dayalı ve sınav odaklı” diye açıklayan yaygın yaklaşım, PISA’nın ortaya koyduğu tabloyu açıklamakta yetersiz kalıyor.
Bunun yanında okul devamlılığı da dikkat çekici bir fark oluşturuyor. Türkiye’de öğrencilerin yüzde 53’ü PISA öncesindeki iki hafta içinde en az bir gün okula gitmediğini bildirirken B-S-J-Z Çin’de bu oran yalnızca yüzde 1. Bu kadar büyük bir fark, eğitim reformunu yalnızca müfredat değişiklikleri veya sınav sistemi üzerinden tartışmanın eksik kalacağını gösteriyor. Öğrencinin sınıfta bulunması, ders düzeninin korunması ve öğrenmenin sürekliliği en az müfredat kadar önemli.
Öğretmen desteğinde de benzer bir tablo var. Çin örneklemindeki öğrencilerin yüzde 89’u öğretmenin her öğrencinin öğrenmesiyle ilgilendiğini, yüzde 91’i ise ihtiyaç duyduğunda ek yardım aldığını söylüyor. Türkiye’de aynı oranlar sırasıyla yüzde 74 ve yüzde 67. Buradan çıkarılacak sonuç Çin’in eğitim sistemini bütünüyle kopyalamak değil; öğrencinin devamlılığını sağlayan, öğretmenin öğrenme sürecini yakından izlediği ve geride kalana destek verdiği bir okul kültürünün başarı üzerindeki etkisini ciddiye almak.
Türkiye için sıradaki eşik
Türkiye açısından bundan sonraki eşik de tam burada. Temel yeterliliklerde OECD ortalamasına yaklaşmak, hatta bazı alanlarda üzerine çıkmak önemli bir başarı. Fakat bundan sonraki hedef yalnızca ortalama puanı birkaç basamak daha yükseltmek olmamalı. Asıl mesele daha fazla öğrenciyi üst düzey problem çözme ve analitik düşünme becerilerine taşıyabilmek.
Bunun için de eğitim tartışmasını sürekli yeni müfredatlar, daha zor sınavlar veya daha fazla ders saati etrafında döndürmek yeterli olmayabilir. Devamsızlığı azaltmak, sınıf içi öğrenme disiplinini güçlendirmek, öğretmenin öğrenciyi daha yakından takip etmesini sağlamak ve ihtiyaç duyan öğrenciye zamanında destek vermek çok daha temel meseleler. Çin ve diğer başarılı Asya eğitim sistemlerinin Türkiye açısından incelenmeye değer tarafı da tam burada yatıyor.
Eğitimde de dengeler değişiyor
Türkiye’nin PISA 2025’teki performansı, yalnızca kendi eğitim sistemi açısından değil, küresel eğitim haritasındaki yer değişimleri açısından da anlamlı. PISA elbette tek başına bir ülkenin eğitim sisteminin bütün hikâyesini anlatamaz. Ancak 2025 sonuçlarının verdiği mesajı da küçümsememek gerekiyor: Türkiye son on yılda belirgin biçimde ilerlerken, dünya eğitiminde uzun süre değişmez kabul edilen hiyerarşi de sarsılıyor. Bir zamanlar başarı ölçütünün neredeyse doğal referansı sayılan Batılı eğitim sistemleri gerilerken, Asya’nın yüksek performanslı sistemleri üstünlüklerini koruyor; Türkiye gibi bazı ülkeler ise aradaki mesafeyi kapatıyor.
Bu nedenle PISA 2025’i yalnızca bir eğitim sıralaması olarak okumak eksik kalır. Sonuçlar, Batı’nın göreli gerilemesi ile Asya ve Küresel Güney’in yükselişinin eğitim alanındaki yansımalarından biri olabilir. Küresel ağırlık merkezi ekonomide, üretimde ve teknolojide nasıl değişiyorsa, insan sermayesini yetiştiren sınıflarda da benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Türkiye açısından asıl soru artık bu değişimin dışında kalıp kalmayacağı değil; yükselen yeni eğitim haritasında ne kadar yukarı çıkabileceğidir.