Birkaç yıl öncesine kadar Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Shanghai İşbirliği Örgütü (SİÖ) toplantılarına her katılışı aynı tartışmayı başlatıyordu: Türkiye’nin ekseni mi kayıyor? Ankara’nın SİÖ ile geliştirdiği ilişkiler, Türk ve Batı basınında çoğu zaman Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşarak Doğu’ya yönelmesinin işareti olarak yorumlanıyordu. Bu yaklaşımın temel varsayımı, Batı’nın sabit bir merkez, Türkiye’nin ise ona göre konumu ölçülen çevre ülkesi olduğuydu.
Oysa zaman, yalnızca Türkiye’nin dış politika seçeneklerini değil, sabit olduğu varsayılan Batı eksenini de değiştirdi. “America First” yaklaşımı, Washington’ın ittifakları ve güvenlik taahhütlerini daha seçici ve işlemsel biçimde ele aldığını gösteriyor. Avrupa ise Amerikan güvenlik kapasitesine bağımlılığı, parçalı karar alma yapısı, yaşlanan nüfusu ve yeni teknolojileri ekonomik güce dönüştürmekte karşılaştığı sorunlar nedeniyle gelecekteki rolünü yeniden tanımlamaya çalışıyor. Batı, Türkiye için önemini koruyor; fakat artık tartışmasız ve tek yönlü bir çıpa oluşturmuyor.
Bu dönüşüm, Batı’nın önemini yitirdiği veya yerini bütünüyle başka bir merkezin aldığı anlamına gelmiyor. Değişen, dünyanın tek bir siyasi ve ekonomik çekim merkezine göre düzenlenebileceği varsayımıdır. Türkiye gibi hem Avrupa hem Asya hem de Orta Doğu ile güçlü bağları bulunan ülkeler açısından yeni dönemin gereği, bir kutup seçmekten çok farklı merkezlerle ilişkileri aynı anda geliştirebilmektir.
Bişkek Zirvesi, bu değişen manzarayı okumak için güçlü bir pencere sundu. Zirve sonunda kabul edilen Bişkek Bildirisi; daha adil ve temsili bir çok kutuplu düzeni, Birleşmiş Milletler’in merkezî rolünü, devletlerin egemen eşitliğini ve çatışmaların siyasi ve diplomatik yollarla çözülmesini öne çıkardı. Bildiride bloklaşma ve çatışmacı yaklaşımlar yerine ortak güvenlik, ulaştırma bağlantıları, enerji, teknoloji ve sürdürülebilir kalkınma vurgulandı.
Türkiye, SİÖ üyesi ve dolayısıyla bildirinin imzacısı değil; örgütün diyalog ortaklarından biri. Tam da bu nedenle bildirideki çerçeve ile Türkiye’nin son yıllardaki dış politika söylemi arasındaki benzerlik dikkat çekiyor. Ankara’nın bölgesel sahiplenme, stratejik özerklik ve çok yönlü diplomasi yaklaşımı, ülkelerin tek bir güç merkezi etrafında saf tutması yerine farklı ortaklarla karşılıklı çıkarlara dayalı ilişkiler kurmasını öngörüyor.
Bu yakınlık tesadüfi değildir. SİÖ, üyelerini tek bir dış politika çizgisine zorlayan klasik bir ittifaktan çok, farklı çıkarları diyalog ve uzlaşma yoluyla buluşturan bir platform olarak gelişiyor. Türkiye’nin NATO üyeliğini ve Avrupa’yla güçlü ekonomik bağlarını korurken Orta Asya, Çin, Rusya ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini derinleştirmesi de aynı çok katmanlı mantığa dayanıyor ve bunun doğal bir sonucunu oluşturuyor.
Zirveye katılan her lider, ortak çerçeveyi ülkesinin öncelikleri doğrultusunda yorumladı. Hindistan güvenlik ve terörizme, Pakistan Afganistan ve su güvenliğine, Rusya ise BM’nin merkezî rolüne, çok kutuplu dünya düzenine ve Küresel Güney ile Doğu’nun uluslararası karar mekanizmalarında daha güçlü temsil edilmesine ağırlık verdi. Orta Asya ülkeleri ulaştırma ve kalkınmayı, İran da egemenlik ve bölgesel çatışmaları öne çıkardı. Bu farklı öncelikler arasında Erdoğan ile Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in konuşmaları; çok kutupluluk, BM’nin rolü, bölgesel sahiplenme, bağlantısallık ve güvenlik-kalkınma ilişkisini bir arada ele almaları bakımından en geniş kesişim alanlarından birini ortaya koydu.
Erdoğan, SİÖ’yü çok kutuplu düzenin vazgeçilmez unsurlarından biri, BM’yi destekleyen ve tamamlayan bir yapı olarak tanımladı. Xi ise eşit ve düzenli çok kutuplu bir dünya ile daha adil küresel yönetişim çağrısında bulundu. İki liderin yaklaşımında da çok kutupluluk yeni bir cepheleşme anlamına gelmiyor. Amaç, farklı siyasi sistemlere ve kalkınma modellerine sahip ülkelerin uluslararası karar alma süreçlerine daha eşit biçimde katılabilmesi.
İkinci ortaklık bölgesel sahiplenme anlayışında görülüyor. Erdoğan, Türkiye’nin çevresindeki çatışmaların diyalog ve diplomasi yoluyla çözülmesi için sorumluluk üstlendiğini vurguladı. Xi de bölgesel meselelerin ilgili ülkelerce istişare edilmesini, farklılıkların diyalogla yönetilmesini ve dış müdahalelerin istikrarı bozmasına izin verilmemesini istedi. Her iki yaklaşım da bölge ülkelerini büyük güç rekabetinin pasif sahneleri değil, kendi düzenlerinin kurucu aktörleri olarak görüyor.
En somut yakınlık ise bağlantısallık alanında ortaya çıktı. Erdoğan’ın Hazar Geçişli Orta Koridor’un Kuşak ve Yol inisiyatifi ile uyumlaştırılması çağrısı, çok kutupluluğa ekonomik bir içerik kazandırıyor. Xi’nin ticaret, yatırım, enerji, ulaştırma, yapay zekâ ve dijital ekonomi alanlarında iş birliğini genişletme önerileri de aynı doğrultuda ilerliyor. Çok kutuplu bir düzenin somutlaşmasında diplomatik bildirilerin yanı sıra demiryolları, limanlar, enerji hatları, dijital gümrük sistemleri ve dayanıklı tedarik zincirleri de önemli rol oynayabilir.
Erdoğan ile Xi’nin güvenlik anlayışları da geleneksel askerî tehditlerin ötesine uzanıyor. Terörizm ve sınır aşan suçların yanında enerji ve gıda güvenliği, iklim değişikliği, göç, siber tehditler ve teknolojik bağımlılık artık istikrarın parçaları olarak görülüyor. Bu yaklaşım, güvenlik ile kalkınmanın birbirinden ayrılamayacağını ve kalıcı istikrarın ortak refah olmadan sağlanamayacağını ortaya koyuyor.
Bişkek’in verdiği mesaj, Türkiye’nin Batı’dan koparak yeni bir Doğu eksenine bağlandığı değildir. Türkiye, güç merkezlerinin çoğaldığı ve eski güvenlik garantilerinin daha koşullu hâle geldiği bir dünyada hareket alanını genişletiyor. Erdoğan ile Xi’nin kesişen vizyonları da ideolojik bir hizalanmadan çok, değişen uluslararası düzene verilen benzer cevapları yansıtıyor. Orta Koridor ile Kuşak ve Yol’un kesişmesi, bu ortak vizyonu Avrasya’nın ticaret ve ulaştırma haritasını dönüştürebilecek somut bir ekonomik gündeme taşıyor. Bişkek’in ortaya koyduğu tablo, Türkiye’nin eksen değiştirmesinden çok, dünyanın yeni bağlantılar ve yeni ağırlık merkezleri etrafında yeniden şekillendiğine işaret ediyor.