Siyasi ve Diplomatik Yakınlaşma: Çok taraflılık zemininde uyum
Türkiye ile Çin arasındaki siyasi ve diplomatik ilişkiler son yıllarda daha görünür ve daha sistematik bir nitelik kazanmıştır. Özellikle Hakan Fidan’ın 2024 yılında yaptığı Pekin ziyareti iki ülke arasında stratejik diyaloğun geldiği noktayı göstermesi bakımından önemli bir eşik olmuştur. Bu ziyaret rutin bir diplomatik temasın ötesinde iki ülkenin küresel meselelerdeki ortak perspektiflerini teyit eden bir irade beyanı niteliği taşımaktadır.
Türkiye, Çin’in uluslararası platformlardaki birçok politikasına destek vermektedir. Küresel yönetişim reformu, Birleşmiş Milletler sisteminin güncellenmesi, çok taraflılık ilkesi ve gelişmekte olan ülkelerin küresel karar alma mekanizmalarında daha fazla temsil edilmesi gibi başlıklarda iki ülke arasında belirgin bir görüş yakınlığı bulunmaktadır. Gazze krizi gibi küresel ölçekte yankı uyandıran meselelerde de benzer söylemlerin geliştirilmesi bu siyasi eşgüdümün bir göstergesidir. Bu durum uluslararası sistemin dönüşümüne dair örtük bir stratejik uyuma işaret etmektedir. Türk ve Çin karar alıcılarının uluslararası arenadaki koordinasyonu bazı alanlarda Türkiye’nin Batı ile yaşadığı görüş ayrılıklarına kıyasla daha dengeli bir görünüm arz etmektedir.
Bununla birlikte Türkiye’nin NATO üyesi olması, Avrupa Birliği ile adaylık süreci yürütmesi ve ABD ile çok katmanlı ilişkilerinin bulunması Çin ile ilişkilerin hassas bir denge politikası içinde ilerlemesini zorunlu kılmaktadır. Çin’i klasik anlamda bir Avrupa ülkesi gibi değerlendirmek doğru değildir. Çin; ekonomik kapasitesi, nüfusu, teknolojik atılımları ve alternatif kurum inşa etme çabasıyla adeta Avrupa Birliği ölçeğinde bir küresel aktör konumundadır. Batı dışı dünyanın en büyük ekonomik ve siyasi alternatifi olarak yükselmektedir.
Türkiye bu yükselişin farkındadır ancak Batı dışı dünyaya yönelim süreci henüz tam anlamıyla kurumsallaşmış değildir. Çin ile ilişkilerin istenen hızda ilerlememesinin arka planında ABD, AB ve NATO hassasiyetleri önemli bir faktör olarak durmaktadır. Buna rağmen Ankara’nın Çin ile ilişkileri her alanda geliştirme yönündeki kararlılığı dikkat çekmektedir.
Ekonomik İlişkiler: Artan hacim ve denge sağlanması
Türkiye ile Çin arasındaki ticaret hacmi sürekli artış göstermektedir. 44 milyar dolarlık ticaret hacminin büyük kısmı Türkiye aleyhine açık olarak kaydedilmektedir. Bu durum Türkiye’ye özgü değildir. Çin, dünyada 150’den fazla ülkenin birinci ticaret ortağıdır ve birçok ülke Çin’e karşı açık vermektedir. Amerika Birleşik Devletleri dâhil olmak üzere çok sayıda gelişmiş ekonomi benzer bir tabloyla karşı karşıyadır. Buna rağmen Türkiye’nin sektörel ve ürün bazlı stratejik planlama yapması gerekmektedir. Katma değerli ürün ihracatının artırılması, Çin pazarına yönelik özel teşvik mekanizmalarının geliştirilmesi ve yerli üretimin güçlendirilmesi bu alandaki temel öncelikler olmalıdır.
İki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler yalnızca ticaret hacmiyle sınırlı değildir. Türkiye’de faaliyet gösteren yaklaşık 1.200 Çinli şirket bulunurken, Çin’de 100’den fazla Türk şirketi faaliyet göstermektedir. Bu karşılıklı yatırım ağı, ekonomik ilişkilerin kurumsal ve üretim temelli bir zemine oturduğunu göstermektedir. Ayrıca iki ülke firmaları Marmaray, 1915 Çanakkale Köprüsü, İstanbul Havalimanı metro hattı ve Tuz Gölü Yeraltı Doğalgaz Depolama Tesisi gibi büyük altyapı projelerinde birlikte çalışmıştır. Bu projeler iş birliğinin mühendislik, finansman ve teknoloji transferi boyutlarını da kapsadığını göstermektedir.
Finansal alanda ise kurumsallaşma dikkat çekici biçimde derinleşmektedir. Çin Halk Bankası ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası arasında imzalanan ve 2025 itibarıyla yenilenen üç yıllık yerel para birimi takas (swap) anlaşması 35 milyar yuan ve 189 milyar Türk lirası hacmine ulaşmıştır. Bu mekanizma ticaretin dolar bağımlılığını azaltarak yerel para birimleri üzerinden finansmanı teşvik etmekte ve iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin daha sürdürülebilir bir zemine oturmasına katkı sağlamaktadır.
Buna paralel olarak Bank of China’nın İstanbul’da “Türkiye RMB Takas Bankası”nı açması, yuanın Türkiye’deki finansal altyapısının kurumsallaşması açısından önemli bir eşik olmuştur. Ayrıca Bank of China tarafından Türk Hava Yolları’na sağlanan 2,9 milyar yuan tutarındaki kredi iki ülke arasındaki ticaret ve finansmanın doğrudan yuan üzerinden yürütülmesini hedefleyen yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilmektedir. Bank of China’nın Ankara Şubesi’nin 25 Ekim 2025’te açılması da Çin finans sisteminin Türkiye’deki kurumsal varlığını daha da pekiştirmiştir. Bu gelişmeler Türkiye-Çin ekonomik ilişkilerinin ticaret hacmiyle sınırlı olmadığını; finansal mimari, para politikası koordinasyonu ve alternatif ödeme sistemleri boyutuyla da çok katmanlı bir yapıya evrildiğini göstermektedir. Uzun vadede yerel para birimleri üzerinden artacak ticaret hacmi Türkiye’nin dış ticaret açığını dengeleme çabalarına katkı sağlayabileceği gibi küresel finans sistemindeki çeşitlenme eğilimleriyle de uyumlu bir yönelim ortaya koymaktadır.
Turizm bu bağlamda önemli bir potansiyel alanıdır. Çin, yılda 150–170 milyon turist gönderen bir ülkedir. Buna karşılık Türkiye’ye gelen Çinli turist sayısının yaklaşık 400 bin civarında olması ciddi bir fırsat kaybına işaret etmektedir. Oysa Çinli turistler dünyada en fazla harcama yapan turist grupları arasında yer almaktadır. Turizm alanında yapılacak stratejik hamleler, hizmet gelirleri üzerinden ticaret açığının dengelenmesine katkı sağlayabilecek önemli bir araç olarak değerlendirilebilir.
Kuşak ve Yol İnisiyatifi: Türkiye’nin jeostratejik fırsatı
Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Çin’in küresel ölçekte en iddialı projelerinden biridir. Bu girişim ticaret yolları ile birlikte ekonomik etkileşim ağlarını, lojistik merkezleri ve enerji hatlarını yeniden tanımlamayı amaçlamaktadır.
Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında köprü konumunda bulunması bu projede özel bir rol üstlenmesini mümkün kılmaktadır. Kara ve demiryolu bağlantıları, liman altyapısı ve Orta Koridor’un jeostratejik önemi Türkiye’yi transit bir geçiş noktasından daha fazlası haline getirebilir. Pekin’den İstanbul’a uzanacak demiryolu hatları ve entegre lojistik ağlar Türkiye’yi bölgesel bir ticaret merkezi konumuna taşıma potansiyeline sahiptir. Bu bağlamda Türkiye için Kuşak ve Yol İnisiyatifi bir ulaştırma projesi olduğu gibi aynı zamanda yatırım çekme, ticaret hacmini artırma ve küresel tedarik zincirlerinde daha güçlü bir pozisyon elde etme fırsatıdır. Türkiye bu projede bir “kavşak noktası”na dönüşebilirse ekonomik kazanımlar uzun vadede stratejik avantajlara evrilebilir.
Teknoloji, enerji ve yatırım alanlarında stratejik derinleşme
Teknoloji transferi ve inovasyon alanında Türk-Çin ilişkileri henüz arzu edilen hızda değildir. Ancak potansiyel son derece yüksektir. Nükleer enerji, nadir toprak elementleri üretimi ve işlenmesi, elektrikli araç teknolojileri ve savunma sanayi gibi alanlarda mevcut veya potansiyel iş birlikleri bulunmaktadır.
Çin; altyapı yatırımlarında, liman ve demiryolu projelerinde önemli bir aktör haline gelmiştir. Enerji sektöründe özellikle yenilenebilir enerji yatırımları ön plana çıkmaktadır. Telekomünikasyon ve otomotiv alanlarında Çinli şirketlerin artan varlığı dikkat çekmektedir. Ancak Batılı partnerlerin görünür veya görünmeyen baskıları bazı projelerin yavaş ilerlemesine neden olabilmektedir. Bu durum Türkiye’nin stratejik otonomi arayışını daha da önemli hale getirmektedir. Çok yönlü teknoloji ve yatırım ortaklıkları Türkiye’nin dış politika ve ekonomik bağımsızlığını güçlendirebilir.
Kültürel diplomasi ve toplumsal zemin
Kültürel ilişkiler son yıllarda önemli bir ivme kazanmıştır. Konfüçyüs Enstitüsü’lerin Türkiye’deki faaliyetleri ve Yunus Emre Enstitüsü’nün Çin’deki varlığı iki toplum arasındaki karşılıklı anlayışı güçlendirmektedir. Türkçe ve Çince öğrenimine artan ilgi film projeleri, sanat sergileri, gastronomi etkinlikleri ve öğrenci değişim programları, ilişkilerin toplumsal temelini sağlamlaştırmaktadır. Çin mutfağı ile Türk mutfağının küresel bilinirliği de kültürel diplomasinin etkili araçları arasında yer almaktadır.
Askeri ve güvenlik boyutu: Sınırlı ama potansiyelli
Türkiye ve Çin, yükselen savunma sanayi üreticileri arasında yer almaktadır. Geçmişte füze ve topçu roket teknolojisi alanında iş birliği gerçekleştirilmiştir. Ancak Çin’den hava savunma sistemi alım sürecinin iptal edilmesi ABD ve NATO hassasiyetlerinin somut bir göstergesi olmuştur.
Bugün askeri iş birliği sınırlı düzeydedir. ABD ve NATO’nun Çin ile askeri yakınlaşmaya mesafeli yaklaşımı bu alanın dar bir çerçevede kalmasına yol açmaktadır. Buna rağmen Türkiye’nin savunma sistemlerinde çeşitliliğe gitmesi ve tek bir ülkeye bağımlı kalmaması yönündeki stratejik yaklaşım önemlidir. Ortak askeri tatbikatlar, savunma sanayinde ortak projeler ve siber güvenlik alanındaki iş birlikleri gelecekte öne çıkabilecek başlıklardır. Çin’in gelişmiş siber altyapısı ve dijital ekosistemi Türkiye için dikkate değer bir deneyim alanı sunmaktadır.
Uygur meselesi: Hassasiyet ve diplomatik yönetim
Sincan Uygur Özerk Bölgesi meselesi iki ülke arasındaki en hassas başlıktır. Türkiye açısından tarihi ve kültürel boyutu bulunan bu konu diplomatik dikkat gerektirmektedir. Son dönemdeki temaslar karşılıklı söylemlerin daha dikkatli ve kontrollü biçimde yürütüldüğünü göstermektedir. Bu başlığın sağlıklı yönetimi genel ilişkilerin derinliği ile doğrudan bağlantılıdır.
Bölgedeki ekonomik projeler ve altyapı yatırımları Çin’in kalkınma perspektifinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Sincan’da 28 sivil havalimanı bulunmakta, demiryolu ağı 9 bin 557 kilometreye, karayolu uzunluğu ise 230 bin kilometreye ulaşmış durumdadır. 19 uluslararası sınır kapısı ile bölge, Orta Asya başta olmak üzere dış dünyaya açılan stratejik bir kavşak noktasıdır. 2024 yılında bölgeyi 2 milyon 293 bin turist ziyaret etmiş ve doğrudan bağlantılar kapsamında Urumçi–İstanbul direkt uçuşları başlamıştır. Ayrıca Kaşgar’da yatırım temalı Kaşgar Fuarı düzenlenmiş bölgenin ticari ve ekonomik entegrasyonuna katkı sunulmuştur.
Teknolojik altyapı bakımından da dikkat çeken bölgede 5G şebekesi kullanan hane sayısı 15 milyonu aşmıştır. Nüfusu sürekli artan Sincan’da yaklaşık 26 milyon kişi yaşamaktadır. Bu veriler, bölgenin güvenlik ve kimlik tartışmalarının ötesinde aynı zamanda kalkınma, ulaştırma ve küresel bağlantısallık perspektifiyle de ele alındığını göstermektedir.
Türkiye açısından mesele hem insani hem kültürel boyut taşımaya devam etmektedir. Bu nedenle konunun hassasiyetle ve çok boyutlu bir diplomatik çerçevede ele alınması, ikili ilişkilerin istikrarı ve uzun vadeli stratejik iş birliği açısından belirleyici olmaya devam edecektir.
Sonuç: Stratejik otonomi arayışında yeni bir ufuk
Türkiye-Çin ilişkileri yüzeysel bir ekonomik iş birliğinden ibaret değildir. Bu ilişki Türkiye’nin küresel sistemde nasıl bir konum almak istediğiyle doğrudan bağlantılıdır. Tek kutuplu sistemin sınırlarında kalmak ile çok kutuplu dünyanın kurucu aktörlerinden biri olmak arasında stratejik bir tercih söz konusudur.
Çin ile geliştirilecek dengeli ve çok boyutlu ilişkiler; ekonomik çeşitlilik, teknolojik atılım, enerji güvenliği, savunma kapasitesinin artışı ve kültürel etkileşim gibi alanlarda önemli fırsatlar sunmaktadır. Ancak bu süreç ne Batı’dan kopuş ne de Doğu’ya yöneliş şeklinde okunmalıdır. Asıl mesele çok yönlü, öz güveni yüksek ve stratejik akla dayanan bir dış politika inşa edebilmektir.
Türkiye, jeopolitik konumu, güçlü ordusu, tarihsel mirası ve genç nüfusuyla bu potansiyele sahiptir. Çin ile ilişkiler doğru yönetildiği takdirde bu yüzyılın en belirleyici stratejik açılımlarından biri olabilir. Türkiye’nin önünde duran soru nettir: Yeni Asya yüzyılında edilgen bir izleyici mi olacak yoksa küresel denklemin şekillenmesinde etkin bir aktör mü? Bu sorunun cevabı Ankara ile Pekin arasındaki ilişkilerin derinliğinde saklıdır.