Uluslararası sistemin büyük kırılma dönemlerinde bazı liderler yalnızca ülkelerini yönetir; bazıları ise yaşadıkları dönemin kavramsal çerçevesini yeniden tanımlar. Bugün dünya siyaseti yeni bir dönüşüm sürecinden geçerken, Xi Jinping’in liderliği ve onun düşünsel çerçevesini ortaya koyan Xi Jinping: Çin’in Yönetimi serisi de bu açıdan değerlendirilmelidir.

Beşinci cildi yayımlanan eser, yalnızca bir devlet başkanının konuşmalarını veya politika tercihlerini içeren bir kitap değildir. Aynı zamanda Çin’in kendisini nasıl tanımladığını, geleceği nasıl tasavvur ettiğini ve küresel sistem içerisindeki rolünü nasıl konumlandırdığını gösteren önemli bir siyasal metindir. Günümüzde Çin’i anlamak isteyen bir araştırmacı için bu eserler ne ölçüde önemliyse, değişen uluslararası düzeni anlamak isteyen bir uluslararası ilişkiler uzmanı için de aynı derecede önem taşımaktadır.

Çünkü 21. yüzyılın en önemli sorularından biri artık yalnızca “Ülkeler ne kadar güçlendi?” sorusu değildir. Asıl soru, “Bu ülkeler nasıl bir gelecek tahayyül ediyor?” sorusudur. Xi Jinping’in bir konuşmasında ifade ettiği gibi, “bir ülkenin geleceği gençlere, bir milletin umudu ise gelecek nesillere bağlıdır.” Bu yaklaşım, aslında Çin’in Yönetimi serisinin temel ruhunu da yansıtmaktadır. Kitaplar yalnızca bugünün sorunlarına cevap vermeyi değil, aynı zamanda gelecek nesillere uzun vadeli bir kalkınma vizyonu bırakmayı amaçlamaktadır.

Bir uluslararası ilişkiler araştırmacısı olarak bu soruyla ilk kez akademik bir merak sonucu karşılaşmadım. Çin Dışişleri Üniversitesi’ne kabul edilen ve mezun olan ilk Türk öğrenci olarak Pekin’de geçirdiğim yıllar boyunca Çin’i yalnızca ders kitaplarından değil, günlük hayatın içerisinden okuma fırsatı buldum. Türkiye-Çin ilişkileri üzerine tamamladığım doktora çalışmam sırasında Çin’in dönüşümünü hem teorik hem de pratik düzeyde gözlemledim.

Bu nedenle Xi Jinping: Çin’in Yönetimi serisini okurken karşıma çıkan kavramların önemli bir kısmı bana yabancı gelmedi. Çünkü bu kavramların birçoğu Çin’in üniversite kampüslerinde, kırsal kalkınma projelerinde, teknoloji merkezlerinde, hızlı tren ağlarında ve toplumun her kesiminden insanın yaşamında karşılık bulmaktadır.

Xi Jinping liderliğinin belki de en ayırt edici özelliği, siyaseti kısa vadeli yönetim pratiğinden çıkararak uzun dönemli stratejik planlama düzeyine taşımasıdır. Günümüz dünyasında birçok siyasi lider seçim takvimleri ve anlık krizler tarafından sınırlandırılırken, Çin yönetimi 2035, 2049 ve hatta daha uzun vadeli hedefler üzerinden düşünmektedir. Bu yaklaşım yalnızca ekonomik planlamaya değil, toplumsal dönüşüme, teknolojik kapasiteye ve uluslararası konumlanmaya da yansımaktadır.

Xi Jinping’in siyasi düşüncesini şekillendiren unsurlardan biri de gençlik yıllarında Shaanxi eyaletindeki Liangjiahe köyünde geçirdiği dönemdir. Kendisi daha sonra bu yılları anlatırken, “Toprakla iç içe yaşadığım yıllar bana halkın ne istediğini öğretti” ifadelerini kullanmıştır. Kırsal bölgelerdeki bu deneyim, onun daha sonra sıkça dile getirdiği “Halkın iyi bir yaşam sürme arzusu bizim mücadele hedefimizdir” anlayışının da temelini oluşturmaktadır.

Çin’de eski bir söz vardır: Bir ülkeyi yönetmenin birçok yolu vardır, ancak halkın yararı her şeyin temelidir. Xi Jinping liderliğini anlamak için bu yaklaşım önemli bir anahtar sunmaktadır. Çin’i uzun yıllardır akademik olarak çalışan bir araştırmacı olarak, Xi Jinping’in Çin’in geleceğine ilişkin stratejik perspektifini doğrudan dinleyebilmek ve kendisiyle fikir alışverişinde bulunabilmek, mesleki hayatımın en anlamlı hedeflerinden biri olarak gördüğüm bir husustur.

Aslında Xi Jinping döneminde Çin’i farklı kılan unsur yalnızca ekonomik büyüklük değildir. Çin, yaklaşık 18 trilyon dolarlık ekonomik hacmi, dünyanın en büyük üretim kapasitesi ve 1,4 milyarı aşan nüfusuyla zaten küresel ekonominin merkez aktörlerinden biridir. Ancak Xi döneminde ortaya çıkan asıl değişim, Çin’in ekonomik bir güçten aynı zamanda kavramsal ve normatif bir aktöre dönüşmesidir.

Uluslararası ilişkiler literatüründe büyük güçler yalnızca askerî veya ekonomik kapasiteleriyle değil, dünyayı açıklama ve geleceğe ilişkin kavramlar üretme yetenekleriyle de değerlendirilir. Xi Jinping döneminde Çin; “Kuşak ve Yol Girişimi”, “İnsanlık İçin Ortak Kader Topluluğu”, “Küresel Kalkınma Girişimi”, “Küresel Güvenlik Girişimi” ve “Küresel Medeniyet Girişimi” gibi çerçeveler ortaya koyarak yalnızca uluslararası sisteme uyum sağlayan bir aktör olmaktan çıkmış, aynı zamanda yeni fikirler üreten bir ülke konumuna yükselmiştir.

Bu noktada Xi Jinping’in liderliğini yalnızca ekonomik performans üzerinden değerlendirmek eksik kalacaktır. Çünkü Xi’nin en önemli katkılarından biri, kalkınmayı niceliksel büyümenin ötesine taşımasıdır. Çin’in son kırk yılda yaklaşık 800 milyon insanı yoksulluktan kurtarması modern insanlık tarihinin en büyük kalkınma başarılarından biri olarak kabul edilmektedir. Xi döneminde ilan edilen mutlak yoksulluğun ortadan kaldırılması hedefi ise ekonomik göstergeler kadar sosyal adalet, bölgesel eşitlik ve toplumsal refah boyutlarını da içermektedir.

Xi Jinping’in sıkça vurguladığı gibi, “Kalkınma tüm sorunların çözümünün anahtarıdır” Bu anlayış, Çin’in modernleşme stratejisinin temelinde yer almaktadır. Çin atasözünde ifade edildiği üzere, “Bir insana balık vermek yerine ona balık tutmayı öğretmek daha değerlidir.” Yoksullukla mücadele politikalarında da yalnızca yardım mekanizmaları değil, üretim kapasitesi, eğitim ve sürdürülebilir kalkınma hedeflenmiştir.

Bugün Çin’in yüksek hızlı tren ağının 48 bin kilometreyi aşması, dünyanın en büyük dijital ekonomilerinden birine sahip olması, yenilenebilir enerji yatırımlarında küresel lider konuma yükselmesi ve bilimsel araştırmalara yaptığı büyük yatırımlar, uzun vadeli planlama anlayışının somut sonuçları olarak görülebilir.

Ancak Xi Jinping’in siyasi düşüncesini farklılaştıran unsur yalnızca kalkınma başarısı değildir. Belki de daha önemli olan, bu tecrübenin paylaşılabilir olduğuna duyulan inançtır. Tarih boyunca birçok yükselen güç kendi deneyimlerini korumayı ve içe kapalı biçimde sürdürmeyi tercih etmiştir. Çin ise kendi kalkınma deneyimini kitaplar, akademik platformlar, uluslararası girişimler ve küresel iş birliği mekanizmaları aracılığıyla paylaşmayı tercih etmektedir. Xi Jinping: Çin’in Yönetimi serisi tam da bu nedenle yalnızca Çin kamuoyu için değil, uluslararası toplum için de hazırlanmış bir eserdir.

Burada “İnsanlık İçin Ortak Kader Topluluğu” kavramı özel bir önem taşımaktadır. Günümüz dünyası artık birbirinden bağımsız ulusal hikâyelerin toplamından ibaret değildir. Salgınlar, iklim değişikliği, enerji güvenliği, tedarik zincirleri, finansal krizler ve teknolojik dönüşümler ülkeleri her zamankinden daha fazla birbirine bağlamaktadır. Xi Jinping’in birçok uluslararası platformda ifade ettiği gibi, “İnsanlık aynı gemide yolculuk etmektedir.” Bu düşünce, uluslararası ilişkilerin yalnızca rekabetten ibaret olmadığını, aynı zamanda ortak çıkarlar ve ortak sorumluluklar içerdiğini de vurgulamaktadır.

Benim Çin’de geçirdiğim yıllar boyunca dikkatimi çeken en önemli unsurlardan biri de liderlik ile toplum arasındaki ilişkinin niteliği oldu. Çin’de sıkça vurgulanan halka hizmet anlayışı, yalnızca siyasi bir söylem olarak değil, devlet kapasitesinin ve kamu yönetiminin temel unsurlarından biri olarak görülmektedir. Kırsal kalkınma programlarından eğitim yatırımlarına, altyapı projelerinden teknolojik dönüşüme kadar birçok politika, toplumsal ihtiyaçlarla ilişkilendirilmektedir. Bu durum aynı zamanda Xi Jinping’in liderliğinin neden geniş toplumsal karşılık bulduğunu anlamak açısından da önemlidir. Çünkü liderlik yalnızca karar alma kapasitesiyle değil, toplumun uzun vadeli beklentilerine cevap verebilme yeteneğiyle de ölçülmektedir.

Pekin’de yaşadığım yıllar bana bir başka gerçeği daha gösterdi: Türkiye ve Çin toplumları düşünüldüğünden çok daha fazla ortak noktaya sahiptir. Aileye verilen önem, eğitime duyulan saygı, tarih bilinci, toplumsal dayanışma kültürü ve medeniyet perspektifi iki toplum arasında güçlü bir zihinsel yakınlık oluşturmaktadır. Aslında Türkiye ile Çin arasındaki temel sorun coğrafi uzaklık değil, karşılıklı bilgi eksikliğidir. Birbirimizi daha fazla tanımaya, daha fazla akademik iş birliğine, daha fazla öğrenci değişimine ve daha fazla kültürel etkileşime ihtiyaç duyuyoruz. Çin atasözünde ifade edildiği gibi bin millik yolculuklar tek bir adımla başlar. İki ülke arasındaki karşılıklı anlayış da küçük fakat sürekli adımlarla güçlenecektir. Benim kişisel hedeflerimden biri, bir gün Türkiye’nin Çin’deki ilk kadın büyükelçisi olarak iki ülkenin de karşılıklı yararına hizmet edebilmektir. Bu hedef yalnızca bireysel bir kariyer planı değildir. Aynı zamanda iki büyük medeniyet arasında kalıcı köprüler kurma arzusunun bir yansımasıdır.

Çin Dışişleri Üniversitesi’nde eğitim alan ilk Türk öğrenci olarak edindiğim deneyimler bana şunu öğretti: Çin’i uzaktan analiz etmek ile Çin’i içeriden anlamaya çalışmak arasında büyük bir fark vardır. Xi Jinping: Çin’in Yönetimi serisi de tam olarak bu anlayışa hizmet etmektedir. Çünkü bu eserler yalnızca bir liderin düşüncelerini değil, aynı zamanda bir ülkenin geleceğe dair tasavvurunu, kalkınma felsefesini ve dünya ile nasıl bir ilişki kurmak istediğini ortaya koymaktadır.

Belki de bugün uluslararası toplumun en fazla ihtiyaç duyduğu şey, birbirini rakip olarak tanımlayan ülkelerden ziyade birbirini anlamaya çalışan toplumlardır. Çünkü bazen bir ülkenin yükselişini anlamak için onun ekonomik verilerine bakmak yeterli değildir; o ülkenin hangi hayali kurduğunu, geleceği nasıl tasarladığını ve insanlığa nasıl bir mesaj vermek istediğini de okumak gerekir.

Xi Jinping: Çin’in Yönetimi serisi, tam da bu nedenle yalnızca Çin’i anlatan bir eser değil, aynı zamanda değişen dünya düzenini anlamaya çalışan herkes için önemli bir düşünsel rehber niteliği taşımaktadır.