Himalayalar'da yaşanan son felaket, küresel ısınmanın yalnızca sıcaklıkların yükselmesinden ibaret olmadığını bir kez daha ortaya koydu. Nepal'de 26 Ağustos'ta bir buzulun alt bölümünün kopmasıyla başlayan olay, kısa sürede dev bir buz ve kaya çığına dönüştü. Kütlenin nehir yatağına ulaşmasıyla birlikte moloz akışı ve ani seller meydana geldi. Felaket, köyleri, yolları, köprüleri ve altyapıyı sürüklerken yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine, çok sayıda kişinin de kaybolmasına yol açtı.
Uzmanlara göre olayın doğrudan ve tek nedeninin iklim değişikliği olduğunu söylemek için henüz erken. Ancak yükselen sıcaklıklar, buzulların geri çekilmesi ve yüksek rakımlardaki donmuş zeminin çözülmesi dağ yamaçlarını daha istikrarsız hale getiriyor. Bu da buzulların kopması, kaya düşmeleri, heyelanlar ve buzul gölü taşkınları gibi zincirleme afetlerin riskini artırıyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü'nün son raporu da tablonun küresel ölçekte ağırlaştığını ortaya koyuyor. Örgüte göre 2015-2025 dönemi, kayıtların tutulduğu tarihten bu yana en sıcak 11 yıl oldu. Aşırı sıcaklıklar, şiddetli yağışlar, seller, kuraklıklar ve buzulların hızla kaybı milyonlarca insanı etkiliyor.
Yalnızca Nepal'de değil
Himalayalar'daki gelişmeler, dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan benzer olaylardan bağımsız değil.
2025'te İsviçre'nin Blatten bölgesinde bir dağ yamacının çökmesi ve buzul hareketi büyük bir yıkıma yol açtı. Bilim insanları, bölgede permafrost olarak bilinen kalıcı donmuş zeminin çözülmesi ile buzulların geri çekilmesinin dağ yamaçlarını istikrarsızlaştırdığını belirtti.
2023'te Grönland'da meydana gelen dev heyelan da iklim değişikliğinin dağlık ve kutup bölgelerinde yaratabileceği yeni risklerin çarpıcı örneklerinden biri oldu. Yaklaşık 25 milyon metreküp kaya ve buzun fiyorda düşmesi 200 metre yüksekliğinde bir tsunami oluşturdu ve olayın meydana getirdiği sismik titreşimler dokuz gün boyunca dünyanın farklı bölgelerindeki istasyonlarda kaydedildi. Araştırmacılar, permafrostun çözülmesi ve buzulların incelmesinin yamaçların zayıflamasında rol oynadığını belirledi.
İtalya Alpleri'ndeki Marmolada Buzulu'nun 2022'de çökmesi ve Hindistan'ın Uttarakhand bölgesinde 2021'de yaşanan buzul kaynaklı sel de yüksek dağlardaki buz ve kaya kütlelerinin istikrarsızlaşmasının yol açabileceği tehlikeleri gösterdi.
Dünyadaki buzulların genel tablosu ise daha da dikkat çekici. Araştırmalar, 2000-2023 arasında dünya genelindeki buzulların yaklaşık 6 bin 500 milyar ton buz kaybettiğini ortaya koyuyor. 2023 ise tek bir yılda yaklaşık 548 milyar tonluk kayıpla rekor kırdı.
İklim krizi enerji politikasını değiştiriyor
İşte bu tablo, dünyanın büyük ekonomilerini enerji politikalarını değiştirmeye zorluyor. Küresel ısınmanın temel nedenlerinden biri fosil yakıtların yakılmasıyla atmosfere salınan sera gazları. Bu nedenle güneş, rüzgâr, hidroelektrik ve diğer düşük karbonlu enerji kaynaklarına geçiş, iklim değişikliğiyle mücadelenin en önemli araçlarından biri olarak görülüyor.
Çin dikkat çekiyor
Bu dönüşümde Çin özellikle dikkat çekiyor. Çölleri dahi enerji merkezlerine dönüştüren Çin bir taraftan dünyanın en büyük enerji tüketicilerinden biri olmaya devam ederken diğer taraftan tarihin en büyük yenilenebilir enerji yatırımlarından birini gerçekleştiriyor.
Çin; Gobi Çölü, İç Moğolistan, Ningxia ve Xinjiang gibi geniş ve güneş ile rüzgar potansiyeli yüksek bölgelerde dev enerji üsleri kuruyor. Bu projelerde yüz binlerce, hatta milyonlarca güneş paneli ile dev rüzgar türbinleri aynı bölgelerde bir araya getiriliyor. Çin'in amacı yalnızca elektrik üretmek değil. Aynı zamanda batarya depolama, yüksek gerilim iletim hatları, elektrikli araçlar ve yeşil hidrojen gibi teknolojileri aynı enerji sisteminin parçaları haline getirmek de isteniyor.
Çin'in yeni enerji planı da hedeflerin büyüklüğünü gösteriyor. Pekin, 2030'a kadar yenilenebilir enerji kapasitesini yaklaşık 3 bin 500 gigavata çıkarmayı hedefliyor. Bunun yaklaşık 2 bin 800 gigavatını güneş ve rüzgar enerjisinin oluşturması planlanıyor. Çin'in bu alandaki hamlesi artık yalnızca iklim politikası değil, aynı zamanda büyük bir sanayi politikası haline gelmiş durumda.
Güneş panellerinden rüzgâr türbinlerine, bataryalardan elektrikli araçlara ve elektrolizörlerden enerji depolama sistemlerine kadar geniş bir üretim zinciri Çin'de oluşturuluyor.
Çin'in asıl hedefi 2060
Pekin'in uzun vadeli hedefi ise 2060 yılına kadar karbon nötr hale gelmek. Bu hedef doğrultusunda yenilenebilir enerji yatırımlarının yanı sıra yeşil hidrojen, elektrikli ulaşım, enerji depolama ve düşük karbonlu sanayi projeleri geliştiriliyor.
Ancak Çin'in politikası tamamen fosil yakıtlardan vazgeçmek anlamına gelmiyor. Ülke aynı zamanda kömür kullanımını da sürdürüyor. Dolayısıyla Çin'in enerji dönüşümü, kömürü bir anda terk etmekten ziyade yenilenebilir enerji kapasitesini çok büyük bir hızla artırarak enerji sisteminin ağırlık merkezini değiştirme stratejisi olarak değerlendiriliyor.
ABD ise Paris İklim Anlaşması'ndan çekildi
Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olan ABD'nin yaklaşımı ise bunun tam karşısında duruyor. Donald Trump, ikinci başkanlık döneminin başlamasının ardından 20 Ocak 2025'te ABD'nin Paris İklim Anlaşması'ndan çekilmesi için süreci yeniden başlattı. Çekilme 27 Ocak 2026'da resmen yürürlüğe girdi.
Trump yönetimi bununla da kalmadı. Washington, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nden de çekilme yönünde adım attı. Trump uzun süredir iklim politikalarına ve özellikle fosil yakıtlardan uzaklaşma politikalarına karşı çıkıyor. İkinci döneminde de petrol ve doğal gaz üretimini artırmayı, enerji maliyetlerini düşürmeyi ve çevre düzenlemelerini gevşetmeyi savunan bir politika izliyor.
Bu durum, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD arasında yalnızca ticaret ve teknoloji alanında değil, enerjinin geleceği konusunda da farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına neden oluyor.
Paris Anlaşması neden önemli?
2015'te kabul edilen Paris Anlaşması, küresel iklim mücadelesinin temel uluslararası çerçevesini oluşturuyor. Anlaşmanın temel amacı, küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme göre 2 derecenin oldukça altında tutmak ve 1,5 dereceyle sınırlamak için çaba göstermek.
Bunun için ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltması, iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlaması ve gelişmekte olan ülkelerin iklim finansmanına erişiminin desteklenmesi öngörülüyor.
Aynı dünyada iki farklı yaklaşım
Nepal'de buzulların ve yüksek dağlık bölgelerin istikrarsızlaşmasıyla ortaya çıkan ölümcül afetler, Grönland'dan Alpler'e kadar buz ve permafrost kaybının yarattığı yeni riskler ve dünyanın her bölgesinde artan aşırı hava olayları...
Yaşananlar karşısında Çin yönetimi duyarsız kalamadı ve çöllerde güneş panelleri, rüzgar türbinlerinden dev enerji üsleri kurmaya başladı. Batarya ve yeşil hidrojen teknolojilerine yatırım yapılıp ciddi bir dönüşüm yaşandı. Bunun karşısında ise ABD, Trump yönetimi altında Paris İklim Anlaşması'ndan ayrıldı ve iklim değişikliği olgusuna kulakları tıkadı.
Bu nedenle iklim değişikliği artık yalnızca çevre politikalarının konusu değil. Enerji, sanayi, teknoloji, ekonomi ve jeopolitik rekabetin merkezine yerleşmiş durumda.
Gözler Antalya’da
Bu tartışmaların önemli bir bölümü yıl sonunda Türkiye'de yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı'nda, yani COP31'de masaya gelecek.
Türkiye'nin ev sahipliğinde düzenlenecek COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya'da gerçekleştirilecek. Zirvede ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltma hedefleri, iklim finansmanı, temiz enerji yatırımları, uyum politikaları ve gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçları ele alınacak.
Nepal'de bir buzulun kopmasıyla başlayan ve saatler içinde sel ile heyelana dönüşen felaket, aslında Antalya'da yapılacak tartışmanın neden giderek daha kritik hale geldiğini gösteriyor.





