Haber Merkezi
Almanya'da siyasi partilerin uzun süredir uyguladığı AfD'yi iktidardan uzak tutma stratejisi, Saksonya-Anhalt seçiminde yeni bir sınamayla karşı karşıya. AfD yüzde 43.8'lik oy oranıyla parlamentoda 39 sandalyenin sahibi oldu ve bu sonuç, partiyi eyalet siyasetinin merkezine taşıdı.
Bu tablo, Almanya açısından kritik bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: AfD'yi büyüten yalnızca partinin kendisi mi, yoksa seçmenin merkez partilere yönelik artan memnuniyetsizliği mi?
AfD'nin yükselişinin merkezinde göç var
AfD'nin siyasi söyleminin en güçlü başlıklarından biri göç.
Parti, Almanya'nın göç ve iltica politikasının ciddi biçimde sıkılaştırılmasını, sınır kontrollerinin artırılmasını ve daha fazla sınır dışı işlemi yapılmasını savunuyor. Saksonya-Anhalt seçim kampanyasında da göç karşıtlığı, ulusal kimlik ve güvenlik başlıkları öne çıktı. Partinin eyalet programında sığınmacıların statüsünün daha hızlı gözden geçirilmesi ve sınır dışı süreçlerinin hızlandırılması gibi öneriler bulunuyor.
Ancak AfD'nin göç söyleminin etkisini yalnızca göçmen sayılarıyla açıklamak yeterli değil. Göç meselesi, partinin seçmenlere “ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirme” vaadiyle birlikte sunduğu daha geniş bir siyasi anlatının parçası.
AfD, Berlin'deki siyasi elitlerin sıradan vatandaşların kaygılarını görmezden geldiği iddiasını sürekli olarak işliyor. Göç, bu anlatıda güvenlikten kamu hizmetlerine, konut maliyetlerinden kültürel değişime kadar çok sayıda sorunun sembolü haline geliyor.
Ekonomik sıkıntılar AfD'nin söylemini güçlendiriyor
AfD'nin yükselişinin ikinci ayağında ekonomi bulunuyor.
Almanya son yıllarda sanayi üretimindeki zayıflama, yüksek enerji maliyetleri, otomotiv sektöründeki dönüşüm ve ekonomik büyümedeki durgunlukla mücadele ediyor. Özellikle Doğu Almanya'nın bazı bölgelerinde ekonomik eşitsizlik ve Berlin tarafından yeterince dikkate alınmama duygusu siyasi tercihlere yansıyor.
AfD, bu hoşnutsuzluğu mevcut hükümetlerin ekonomi politikalarına yönelik daha geniş bir itirazla birleştiriyor.
Partinin ekonomik yaklaşımı; daha düşük vergiler, daha az bürokrasi, enerji politikasında daha geleneksel kaynaklara dönüş ve iklim politikalarının yeniden değerlendirilmesi gibi başlıklara dayanıyor.
Özellikle enerji konusunda AfD, Rusya'dan ucuz enerji ithalatının yeniden başlamasına sıcak bakıyor. Bu yaklaşım, partinin Ukrayna savaşı ve Rusya politikasıyla da doğrudan bağlantılı.
Ukrayna ve Rusya konusunda farklı bir çizgi
AfD'nin Almanya'daki diğer büyük partilerden ayrıldığı en belirgin alanlardan biri dış politika.
Parti, Ukrayna'ya askeri desteğin sona erdirilmesini ve Rusya ile ekonomik ilişkilerin yeniden kurulmasını savunuyor. Saksonya-Anhalt'taki AfD kampanyasında da Rusya ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve Ukrayna'ya yönelik desteğin azaltılması öne çıkan başlıklardan oldu.
Bu politika özellikle eski Doğu Almanya'da karşılık buluyor. Bölgedeki bazı seçmenlerde Rusya'ya yönelik daha farklı tarihsel ve kültürel algılar bulunuyor. Bunun yanında Rus enerjisinin kesilmesinin ekonomik maliyeti de AfD'nin söylemine zemin hazırlıyor.
AfD'nin NATO politikası
AfD'nin NATO politikası ise sıklıkla “NATO karşıtlığı” olarak özetlense de partinin resmi programı bundan daha nüanslı.
AfD, NATO üyeliğini doğrudan reddetmiyor. Bunun yerine NATO'nun “saf bir savunma ittifakı” olarak yeniden yapılandırılmasını ve faaliyet alanının ittifak üyelerinin topraklarıyla sınırlandırılmasını savunuyor. Parti ayrıca Almanya ve Avrupa'nın uzun vadede daha fazla stratejik özerklik kazanması gerektiğini belirtiyor.
Bu yaklaşımın merkezinde ABD ile ilişkiler de bulunuyor.
AfD, ABD'yi Almanya'nın en güçlü NATO müttefiki olarak kabul ederken, Washington ile Berlin arasındaki ilişkinin daha eşitlikçi bir temele oturtulmasını istiyor. Parti programında Avrupa'nın NATO içerisindeki rolünün güçlendirilmesi ve savunma yükünün daha dengeli paylaşılması gerektiği vurgulanıyor.
Dolayısıyla AfD'nin güvenlik vizyonu, NATO'dan basit bir kopuştan ziyade ABD'nin Avrupa güvenliğindeki ağırlığının azaltıldığı, Avrupa'nın kendi savunma kapasitesinin güçlendirildiği ve Almanya'nın daha bağımsız hareket ettiği bir model arayışına dayanıyor.
Avrupa Birliği'ne de mesafeli
AfD'nin dış politika anlayışı yalnızca NATO ile sınırlı değil. Parti, Avrupa Birliği'nin ortak dış ve güvenlik politikasının daha fazla merkezileştirilmesine karşı çıkıyor. Ulusal egemenliğin güçlendirilmesini savunan AfD, Almanya'nın dış politikasının öncelikle kendi ulusal çıkarları doğrultusunda şekillenmesi gerektiğini belirtiyor.
Bu yaklaşım, partinin Avrupa entegrasyonuna yönelik daha genel eleştirisinin bir parçası.
AfD açısından daha fazla Avrupa bütünleşmesi, Almanya'nın karar alma yetkisinin Brüksel'e devredilmesi anlamına geliyor. Parti ise bunun yerine ulus devletlerin yetkilerinin korunmasını istiyor.
“Kültürel değişim” siyaseti
AfD'nin yükselişini yalnızca ekonomi ve göç üzerinden okumak da eksik kalıyor.
Parti, eğitimden aile politikalarına, toplumsal cinsiyet tartışmalarından kamu yayıncılığına kadar geniş bir alanda kültürel muhafazakâr bir program yürütüyor.
Saksonya-Anhalt'taki programında geleneksel aile yapısının teşvik edilmesi, okullardaki müfredatın değiştirilmesi, göçmen çocukların eğitimine yönelik farklı uygulamalar ve toplumsal cinsiyet politikalarına karşı daha muhafazakâr bir çizgi gibi öneriler bulunuyor. Parti ayrıca kamu yayıncılığının finansmanının ve kültürel kurumların rolünün yeniden değerlendirilmesini savunuyor.
Bu politika, AfD'nin kendisini yalnızca bir “göç karşıtı parti” olarak değil, Almanya'nın kültürel ve toplumsal yönünü değiştirmeyi hedefleyen bir siyasi hareket olarak konumlandırdığı şeklinde değerlendiriliyor.
AfD neden merkez partilerden oy çekiyor?
Uzmanlar, AfD'nin yüzde 43'ü aşan oy sonucunun, yalnızca AfD seçmeninin büyümesiyle açıklanamayacağına dikkat çekerek bunun aynı zamanda merkez partilerin seçmen kaybetmesi anlamına geldiğini belirtiyor.
Saksonya-Anhalt'ta iktidardaki CDU'nun oy oranı sert biçimde geriledi. Son verilere göre CDU yaklaşık yüzde 17 seviyesine düşerken, yaklaşık 83 bin seçmenin CDU'dan AfD'ye yöneldiği tahmin ediliyor.
Bu durum, AfD'nin başarısının önemli bir bölümünün protesto oylarıyla ilişkili olabileceğine işaret ediyor.
Seçmenin bir bölümünün AfD'nin bütün politikalarını desteklediği için değil, mevcut siyasi düzene tepki göstermek için oy vermiş olabileceği yönündeki değerlendirmeler ağırlıkta. Buna göre, Almanya'daki ekonomik durgunluk, göç tartışması ve federal hükümete yönelik memnuniyetsizlik bu protestonun temel kanallarından biri haline geliyor.
Nitekim Saksonya-Anhalt seçiminden hemen önce yapılan değerlendirmelerde bölgedeki seçmenlerin önemli bölümünün federal hükümetin performansından memnun olmadığı görülüyordu.
Sosyal medya AfD'nin alanını genişletiyor
AfD'nin yükselişinde iletişim stratejisinin de önemli bir rolü bulunuyor.
Parti, özellikle sosyal medyada geleneksel siyasi partilerden daha sert, doğrudan ve kutuplaştırıcı bir dil kullanıyor. Bu dil, özellikle genç seçmenlere ulaşmasını kolaylaştırıyor.
Almanya'daki siyasi sistemin parçalanması da AfD'nin işini kolaylaştırıyor. Geleneksel büyük partilerin oy kaybetmesiyle siyasi rekabet daha fazla sayıda parti arasında dağılıyor. Böylece seçmenlerin önemli bir bölümü kendisini merkezin dışında konumlandıran partilere yöneliyor. Almanya Federal Yurttaşlık Eğitimi Merkezi de son yıllardaki parti sistemini giderek artan parçalanma, kutuplaşma ve segmentasyon üzerinden tanımlıyor.
AfD artık yalnızca Doğu Almanya'nın partisi değil
AfD'nin uzun süre Doğu Almanya'nın ekonomik ve siyasi hoşnutsuzluğunun temsilcisi olduğu düşünüldü.
Ancak bu tablo değişiyor.
Parti 2025 federal seçimlerinde yüzde 20,8 oy alarak Almanya'nın ikinci büyük partisi haline gelmişti. Bu sonuç, AfD'nin artık yalnızca eski Doğu Almanya'daki protesto seçmenine dayanan bölgesel bir hareket olmadığını gösterdi.
Batı Almanya'da da AfD'nin oylarını artırması, partinin ülke çapındaki siyasi dengeleri değiştirebilecek kapasiteye ulaştığına işaret ediyor. 2025'te Kuzey Ren-Vestfalya'daki yerel seçimlerde de AfD önceki sonucunu ciddi biçimde artırarak yüzde 14,5'e ulaşmıştı.
Ancak yüzde 43,8 iktidar anlamına gelmiyor
AfD'nin seçim zaferinin önündeki en önemli engel ise hâlâ aynı: diğer partilerle koalisyon kuramıyor.
Almanya'daki merkez partilerin büyük bölümü AfD ile işbirliğini reddediyor. Bu siyasi “ateş duvarı”, AfD'nin yüksek oy oranının doğrudan hükümet kurma gücüne dönüşmesini engelliyor. Saksonya-Anhalt'ta da AfD'nin 39 sandalyeyle birinci parti olmasına rağmen çoğunluğu sağlayamaması nedeniyle iktidara gelebilmesi için başka bir partinin desteğine ihtiyacı bulunuyor.
Ancak burada AfD açısından daha uzun vadeli bir siyasi kazanım söz konusu.
Parti hükümet kuramasa bile siyasi gündemi belirleme gücünü artırıyor. Göç, sınır güvenliği, enerji, Ukrayna, Avrupa Birliği ve kültürel politikalar gibi başlıkların merkez partiler tarafından da daha sert biçimde tartışılmasına yol açıyor.
Almanya'daki siyasi tartışmanın sağa kayması, AfD'nin doğrudan iktidara gelmesinden bağımsız olarak, partinin etkisinin genişlediğini gösteriyor.
Almanya'nın önündeki soru
Saksonya-Anhalt seçim sonucu, AfD'nin artık Alman siyasetinin kenarında duran bir protesto partisi olmadığını açık biçimde ortaya koydu.
Partinin yüzde 43,8'e ulaşması, Almanya'nın siyasi merkezindeki temsil krizini ve seçmenin mevcut düzene yönelik hoşnutsuzluğunu görünür hale getiriyor.
AfD'nin yükselişi; göç kaygısı, ekonomik belirsizlik, Doğu-Batı farklılıkları, hükümete yönelik memnuniyetsizlik, kültürel kutuplaşma ve geleneksel partilere duyulan güven kaybının aynı siyasi kanalda birleşmesiyle açıklanabilir.
Şimdi Almanya'nın karşı karşıya olduğu asıl mesele, yalnızca AfD'nin nasıl yükseldiği değil.
Merkez partiler, AfD'ye oy veren seçmenin hangi sorunlara tepki gösterdiğini çözebilecek ve bu seçmeni yeniden siyasetin merkezine çekebilecek bir politika üretebilecek mi?
Saksonya-Anhalt'taki yüzde 43,8'lik sonuç, bu sorunun artık ertelenemeyecek kadar büyük olduğunu gösteriyor.



