Gençlik yıllarımızda film maratonlarına çıktığımız, salondan salona koşturduğumuz İstanbul Film Festivali bu yıl 45 yaşına bastı. 12 Eylül karanlığı döneminde, kültürel kuraklık ortamında adeta çölde bir vaha işlevi görerek bizleri Amerikan sinemasının hegemonyasından kurtaran, Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan Latin Amerika’ya açılan yelpazede dünya sinemasının farklı renklerini ayağımıza getiren festivalin programı bu yıl da zengin örneklerle dolu. Çin sinemasından gelen tek örnek, Bi Gan’ın yönettiği “Diriliş” (Resurrection-Kuang ye shi dai) de programa göz atıldığında hemen dikkat çeken bir film.

Hafızada dolaşan kamera

Kendi adıma 2018 yapımı “Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk” (Diqui zuihou de yewan) filmiyle tanıyıp hayran olduğum 1989 doğumlu yönetmen Bi Gan, çağdaş dünya sinemasının en özgün ve şiirsel yaratıcılarından biri olarak kabul görüyor. Çin’in yeni kuşak “auteur” yönetmenleri arasından çok özel bir yerde duran, sıradan bir hikaye anlatıcısından çok “rüya, hafıza ve zaman”ın sinemacısı olarak tanınan Bi Gan, rüya ile gerçek arasındaki sınırları eriten bir sinemacı. Klasik anlamda başlangıç-gelişme-sonuç şeklinde akmayan filmlerinde olay örgüsü doğrusal değildir ve anılar ile yaşanan an birbirine karışır, geçmiş ile şimdi iç içe geçer. Bi’nin karakterleri bazen gerçek kişilerdir, bazen de zihinsel imgeler gibi görünürler. Bu nedenle Bi Gan filmleri çoğu zaman Andrei Tarkovsky ile David Lynch arasında bir yerde konumlandırılıyor. Kendisi de özellikle Tarkovsky’nin “Stalker” filminden çok etkilendiğini belirtiyor.

Bi Gan denince akla ilk gelen şeylerden biri, çok uzun, kesintisiz kamera hareketleridir, filmlerine imzayı adeta böyle atar. 2015 yapımı “Kaili Blues”daki 40 dakikalık tek plan sekans, “Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk”un ikinci yarısını oluşturan yaklaşık 60 dakikalık tek çekim ve yeni izlediğim “Diriliş”teki uzun kesintisiz bölümler, akıldan çıkacak gibi değildir. Bu uzun çekimler sadece teknik gösterişi hedeflemez, amaç izleyiciyi karakterin zihnine ve zaman algısına sokmaktır, kamera sanki bir hafızanın içinde dolaşır. Ayrıksı mekanlar da karakterlerin hafızası ve içsel yolculuğuyla bütünleşir. Özellikle belirteyim ki Bi Gan aynı zamanda bir şairdir ve bu yönü de filmlerine fazlasıyla yansır.

Çin’in dönüşümü “rüya” gibi

Geçen yıl Cannes’da Jüri Özel Ödülü’ne değer görülen, Busan Film Festivali’nde Sanatsal Katkı Ödülü’nü havaya kaldıran “Diriliş”, Bi Gan’ın doğrudan politik sinemaya yanaşmayan tavrının nefis bir örneği. Çin’in dönüşümünü çok dolaylı ve metaforik biçimde işleyen film, Çin’in bir asırlık geçmişini ve sinema tarihini rüya mantığı içinde yeniden kuran, sessiz sinema, kara-film, devrim, reform ve dışa açılma dönemlerini sinemasal biçimlerle ilişkilendiren bir yapım. Karşımızda, bir sinema şairinin elinden çıkan, hikayeden çok atmosferle, zamandan çok hafızayla, gerçeklikten çok rüyayla ilgili, 160 dakikalık görsel bir Çin şiiri var.

Belirsiz bir zamanda ama gelecekte, insanlık artık rüya görmemektedir. Bu dünyada rüya görmek neredeyse yasaklanmış, unutulmuş bir eylem haline gelmiştir. Hikayenin merkezinde, Jackson Yee’nin canlandırdığı, ölmek üzere olan ve farklı kimliklere bürünen gizemli bir varlık, bir “Sanrıcı” yer alır. Bu karakter yaklaşık 100 yıllık zaman dilimini kapsayan beş büyük bölüm/rüya içinde farklı kişilikler olarak yeniden doğar. Ona, Shu Qi’nin canlandırdığı bir kadın eşlik eder. Bu kadın, sinemanın kaybolmuş teknikleri aracılığıyla onun rüyalarına girer. Uzun süredir unutulmuş hisler, rüyayı 100 yıl boyunca sürdüren film makaraları, “Ben acının ruhuyum, yakında aydınlanmaya ulaşacağım” fısıltıları, manevi yolculuklar sökün eder. Yağmur altında ıslanmış karakterler, ıslak sokaklarda, metruk binalarda, iki kişinin aynı anda göremeyeceği bir rüyanın içinde dolaşırlar. Bi Gan filmlerinin alameti farikası niteliğindeki küçük kasabalar, tren yolları ve istasyonlar, gece mekanları, neon ışıkları “Diriliş”te de bol bol karşımıza çıkar. Diyaloglar, günlük konuşma diliyle değil, şiirsel çağrışımlarla yüklüdür ve mekanlar sadece dekor değil, karakterlerin bilinçaltıdır.

Rüya görmeyen insanlık

Rüya görmek neden insan olmanın özüyle ilgilidir?.. Modern dünyanın ilerleyişi, hayal görme kapasitesini yok mu ediyor?.. Çin’in 20. yüzyılda başlayan büyük dönüşümü bireysel hafızada nasıl yankılanıyor?.. Rüyasız bir dünyada, inatla rüya görmek nasıl bir şey?... Bi Gan “Diriliş”te tüm bu ve benzer sorulara kendince yanıtlar arıyor ve yaşamın anlamını sinemada bulan görsel bir destan ortaya koyuyor. “Rüya görmeyen insanlık”, ya sizce neyi simgeliyor?