CGTN Türk Dış Haberler Servisi
İsrail, 27 Ekim’de yapılan genel seçimlerin ardından yeni bir siyasi belirsizlik dönemine girdi. Oy sayımı sürerken 28 Ekim sabahı yayımlanan projeksiyonlar, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun blokunu 54, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet blokunu 47, Arap partilerini ise 19 sandalyede gösteriyordu. Bu dağılım, 120 üyeli Knesset’te hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye iki ana kampın da tek başına ulaşamadığına işaret ediyor. Rakamlar kesin sonuçları yansıtmasa da seçimlerin ilk siyasi sonucu belirginleşti: Netanyahu’nun iktidarını sürdürmesi de muhalefetin onu başbakanlıktan uzaklaştırması da yeni ortaklıklar kurulmasına bağlı.
Sandığın ortaya çıkardığı aritmetik, İsrail vatandaşı Filistinlileri temsil eden partilerin hükümet pazarlıklarındaki ağırlığını artırdı. Netanyahu, seçim gecesi Arap partilerine dayanan bir hükümete karşı çıkarken Eisenkot’un önünde, bu partilerle işbirliğinin koşullarını belirleme sorunu bulunuyor. Birlik hükümeti, dışarıdan desteklenen bir azınlık hükümeti veya yeniden seçim ihtimalleri de tartışılıyor. Henüz kesin bir galip ortaya çıkmadığı için Netanyahu’nun siyasi kariyerinin sona erdiğini söylemek mümkün değil. Seçimlerin açığa çıkardığı daha derin mesele ise başbakanlık koltuğundaki olası değişimin, İsrail’in bölgeye yönelik siyasetinde ne ölçüde karşılık bulacağı.
Netanyahu dönemi: Yoluna herkesi ortak etti
Netanyahu’nun yıllar içindeki etkisi, seçim kazanma becerisinin ötesine uzanıyor. Filistin devletine karşı çıkmak, askerî çekilmeleri yeni saldırılara davetiye olarak görmek ve İran’la mücadeleyi sürekli savaş hazırlığı içinde yürütmek, Netanyahu’nun kişisel tercihleri olmaktan çıkarak geniş bir siyasi kesimin ortak yaklaşımına dönüştü.
Bu dönüşümün geçmişi, Oslo sürecinin İsrail siyasetinde yarattığı kırılmaya uzanıyor. Netanyahu, 1993’te muhalefet lideriyken Başbakan İzak Rabin’in Yaser Arafat ile vardığı anlaşmayı, İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı öncesinde Hitler’e karşı izlediği yatıştırma politikasına benzetmişti. Filistinlilerle toprak paylaşımını ülkenin geleceğine yönelik bir tehdit olarak sunan bu dil, uzlaşmayı ihanet sayan çevrelerin güçlenmesine katkıda bulundu. Rabin’in 1995’te bir İsrailli aşırılıkçı tarafından öldürülmesi, barış sürecine ağır bir darbe indirdi. Yine de İsrail siyasetinde uzun süre askerî denetimin azaltılmasını veya toprak konusunda taviz verilmesini tartışabilen liderler vardı. Ehud Barak ve Ehud Olmert, sonuç alamamalarına rağmen Filistinlilerle ABD destekli müzakereler yürüttü.
Şaron politikalarını geride bıraktı
Ehud Barak, Mayıs 2000’de İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyinden çekilmesine öncülük etti. Şahin çizgisiyle bilinen Ariel Şaron da 2005’te Gazze’deki yaklaşık 9 bin yasa dışı yerleşimciyi tahliye ederek İsrail’in bölgedeki yerleşimlerini boşalttı ve kara birliklerini geri çekti. Bugünden bakıldığında bu adımlar, İsrail siyasetinde bir zamanlar tartışılabilen seçeneklerle mevcut güvenlik anlayışı arasındaki mesafeyi gösteriyor.
Hamas’ın 2006’daki Filistin yasama seçimlerini kazanması ve 2007’de Gazze’nin denetimini ele geçirmesinin ardından yaşanan savaşlar, Netanyahu’nun söylemine yeni bir zemin sağladı. Netanyahu, 2009’da yeniden başbakan olduğunda İsrail’in terk ettiği alanları “düşmanların” doldurdğunu ve bu nedenle genişleme politikaları yürütmesi gerektiği yönündeki iddiasını yeni normal haline getirdi. Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişletilmesi, bu anlayışın sahadaki karşılığını oluşturdu.
Netanyahu’nun bu çizgisi, onu iktidardan uzaklaştırmayı başaran muhalefet tarafından da köklü biçimde değiştirilmedi. Naftali Bennett ve Yair Lapid’in 2021-2022 dönemindeki koalisyonu, Filistinlilerle siyasi çözümü ilerletecek bir program ortaya koymadı. Filistin devletine öteden beri karşı çıkan Bennett ile Lapid, ağırlığı İbrahim Anlaşmaları üzerinden Arap ülkeleriyle normalleşmeye verdi. İlk Trump yönetiminin öncülük ettiği bu süreç, İsrail’in bölgesel ilişkilerini geliştirmesi için Filistin meselesinde somut ilerleme sağlamasının zorunlu olmadığı düşüncesini güçlendirdi. Netanyahu’nun rakipleri, onun açtığı diplomatik güzergâhta ilerledi.
7 Ekim 2023 saldırıları ve ardından Gazze’deki katliamlar, bu daralmayı daha da ileri taşıdı. Netanyahu’ya yönelik eleştirilerde güvenlik zafiyetleri, rehinelerin kurtarılması, ateşkes fırsatlarının değerlendirilmesi ve başbakanın siyasi sorumluluğu öne çıktı. Filistinlilerin egemenlik hakkını ve işgalin sona erdirilmesini merkeze alan bir alternatif ise ana akım muhalefette belirleyici olamadı. Bu ayrım, Netanyahu karşıtlığının sınırını da gösteriyor: Savaşın yönetimine duyulan tepki, savaşın dayandığı güvenlik anlayışının bütünüyle sorgulanmasını beraberinde getirmedi.
Eisenkont radikal değişim yaratmayacak
Eisenkot’un hükümeti kurması halinde ise Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişleme hızını düşürmesi ve yerleşimci şiddetine karşı daha sıkı önlemler alması beklenebilir. Bu ihtimaller, işgalin sona erdirilmesini veya bağımsız Filistin devletinin kurulmasını içeren bir programa karşılık gelmiyor. Dalia Dassa Kaye’nin Foreign Affairs’teki analizinde dikkat çektiği üzere Eisenkot, 7 Ekim sonrasında Filistin devleti fikrine karşı çıkan isimler arasında yer aldı. Olası koalisyon ortaklarından Bennett’in de yerleşimlerin genişletilmesini desteklemesi, yeni hükümetin hareket alanını daraltıyor. Böyle bir tabloda Filistinliler açısından değişimin, bazı uygulamaların sınırlandırılması düzeyinde kalması bekleniyor.
Gazze ve İran dosyalarında da benzer bir süreklilik öne çıkıyor. Eisenkot, Hamas’ın tamamen silahsızlandırılması sağlanmadan İsrail’in bölgedeki askerî denetiminden vazgeçilmesini ise desteklemiyor. İran konusunda da muhalefetin başlıca isimleri, askerî baskının sürdürülmesi yaklaşımından uzaklaşmış değil. Yeni hükümetin Washington’la daha uyumlu ilişkiler kurması ve diplomatik temaslara daha fazla alan açması mümkün olsa da bu değişimin, İran’a yönelik saldırıların geri plana itilmesini beraberinde getireceğine ilişkin güçlü bir işaret bulunmuyor.
Eisenkot’un önündeki temel sınır, Netanyahu’nun yıllar içinde İsrail siyasetinin ortak kabulüne dönüştürdüğü güvenlik anlayışı olacak. Gazze’de, Batı Şeria’da, Lübnan’ın güneyinde ve Suriye’de işgali güvenliğin dayanağı sayan yaklaşım, başbakanlık koltuğunun el değiştirmesiyle ortadan kalkmayacak.





