Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, ikinci kez başkanlık koltuğuna oturduğundan bu yana tutarsız kararlarıyla gündemde. Trump’ın bu kararları sadece kendi isminin tarih sayfalarında nasıl anılacağını etkilemiyor, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşının ardından kurulan ABD merkezli dünyanın da sonunu getiriyor.
Financial Times gazetesi de buna dikkat çeken bir analiz yayımladı. Yazıda, Trump’ın ağustos ayında Güney Kore, İran, Kanada ve Venezuela’ya yönelik attığı adımların, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde kurulan uluslararası düzenle çeliştiği savunuldu. Analizin yazarı Martin Wolf, Trump’ın iki hafta içinde aldığı dört kararı irdeledi ve bunların ABD’nin dış politika yaklaşımındaki değişimin göstergesi olduğunu vurguladı.
Trump 16 Ağustos’ta Güney Kore ile ortak askerî tatbikatların önemli ölçüde azaltılacağını açıkladı. 19 Ağustos’ta İran’a yönelik “Operation Economic Outcast” adı verilen ve İran’ı ayakta tutan “ekonomik yaşam damarlarını kesmeyi” amaçlayan yeni bir girişim duyurdu. 21 Ağustos’ta ABD ile Kanada arasındaki ticaret görüşmeleri, Washington’ın Kanada’nın diğer ülkelerle ticaret anlaşmaları yapma özgürlüğünü ve Fransızcayı koruyan kurallarını sınırlayacak yeni talepleri nedeniyle çöktü. 28 Ağustos’ta ise Trump, Venezuela’da 17 petrol sahasının geliştirilmesini ve yeni bir şirketin üretiminin yüzde 55’i üzerinde ABD kontrolünü öngören bir anlaşmayı “dünya tarihinin en büyük petrol anlaşması” olarak duyurdu.
Wolf, bu adımların Trump’ın dünyaya bakışına ilişkin bir tablo ortaya koyduğunu belirterek, ABD’nin müttefiklerden ziyade “uydulara” sahip olduğu, gücün belirleyici olduğu ve ABD’nin istediğini istediği zaman yapabileceği bir anlayışın öne çıktığını vurguladı.
“Trump, savaş sonrası düzenin anti tezi”
Analizde, Trump’ın yaklaşımı eski ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında savunduğu anlayışla karşılaştırılıyor. Acheson, 1969’da yayımlanan ve dışişleri bakanlığı günlerini anlatan kitabında, Truman dönemindeki ABD politikasının hedeflerinden birini kaostan “özgür dünyanın yarısını” oluşturmak ve "bunu yaparken dünyayı parçalamamak" olarak tanımlamıştı. Yazar, Trump’ın bu mirası aşındırdığını savunarak, olası bir Trump otobiyografisi için “yıkım” kelimesinin kullanılmasını öneriyor.
Wolf, Güney Kore ile ortak askerî tatbikatların azaltılmasını da eleştiriyor. 1950 Kore Savaşı’nda yaklaşık 5 milyon kişinin yaşamını yitirdiğini hatırlatan Wolf, ABD’nin savaş sırasında 37 bin askerini kaybettiğini belirtiyor. Trump’ın tatbikatları azaltma kararını Kim Jong Un ile “çok iyi ilişkisine” dayandırdığını aktaran Wolf, askeri tatbikatların hiçbir zaman savaşa yol açmadığının ancak Güney Kore’nin yalnız bırakılmasının böyle bir risk yaratabileceğini iddia etti.
Kanada ile ticaret savaşı
Analizin bir diğer bölümünde ABD-Kanada ticaret gerilimi ele alınıyor. Wolf, Trump’ın Kanada’ya yönelik yaklaşımının üç varsayıma dayandığını öne sürüyor: Kanada’nın egemen bir ülke olmadığı, “yağmacı” davrandığı ve ticaret politikalarındaki değişikliklerin onlara maliyet yaratmadığı.
Yazara göre bu yaklaşımın sonucu kaçınılmaz olarak düzensizlik. Trump açısından ise kaos bir sorun değil, fırsat olarak görülüyor. Wolf, Truman döneminin önemli kazanımları arasında Marshall Planı ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’nın (GATT) bulunduğunu hatırlatarak, Trump’ın yaklaşımının bu anlayıştan farklı olduğunu savunuyor.
İran ve Venezuela
Wolf, İran’a yönelik yeni ekonomik baskı politikasının da sonuç vermesinden şüphe duyduğunu belirtiyor. Yazara göre İran yönetimi uzun süreli baskılara ve savaşa rağmen ayakta kaldı. Ayrıca Trump’ın 2018’de İran nükleer anlaşmasından çekilmesinin ardından uyguladığı “azami baskı” politikası da hedeflenen sonucu vermedi.
Wolf, yeni girişimin de başarılı olmasının düşük ihtimal olduğunu savunurken, Çin’in İran’a destek vererek bu politikanın etkisini sınırlayabileceği görüşüne yer veriyor.
Venezuela anlaşmasını ise “19. yüzyıl sömürgeciliğinin” bir örneği olarak nitelendiren Wolf, analizin sonunda Trump’ın dış politika yaklaşımının belirli bir fikir veya ilkeye dayandığını söylemenin zor olduğunu belirtiyor.
Yazara göre bu yaklaşım, 19. yüzyıl İngiliz dış politikasındaki çıkar odaklı “Palmerstoncu gerçekçiliğe” dönüşü bile ifade etmiyor. Wolf, Trump’ın yaklaşımını İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan uluslararası düzenin “antitezi” olarak tanımlıyor.
Analiz, “Bugünün düzensizliği, Trump’ın dünyaya hediyesidir” ifadesiyle sona eriyor.





