Haber Merkezi
ABD’nin Hiroşima’ya atom bombası atmasının üzerinden 81 yıl geçti. 6 Ağustos 1945’te Hiroşima, üç gün sonra ise Nagazaki ABD’nin atom bombalarının hedefi oldu. Saldırılar yüz binlerce insanın ölümüne ve Japonya’nın teslimiyetine giden sürecin hızlanmasına neden oldu.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Japonya, ABD işgali altında yeniden yapılandırıldı. 1947'de yürürlüğe giren Japonya Anayasası'nın 9. maddesi ülkenin savaşı bir egemenlik hakkı olarak kullanmasını reddetti ve savaş gücü bulundurmayacağını ilan etti. Ancak Soğuk Savaş'ın başlamasıyla Washington'un Japonya politikası değişti. ABD, Japonya’yı ileri karakolu haline getirirken Tokyo da giderek Washington'un güvenlik sisteminin içine yerleşti.
ABD'nin Asya'daki askeri ortağı
1951'de imzalanan ve 1960'ta yenilenen ABD-Japonya Güvenlik Antlaşması, iki ülke arasındaki askeri ilişkinin temelini oluşturdu. ABD, Japonya'nın savunmasına ilişkin güvenlik taahhüdü verirken Japonya da topraklarında Amerikan askerlerinin konuşlandırılmasına izin verdi.
Bugün de bu yapı devam ediyor. Japonya Dışişleri Bakanlığı, ABD-Japonya ittifakının savunma ve caydırıcılık kapasitesinin daha da güçlendirilmesinin gerekli olduğunu açıkça belirtiyor. Japonya'da ABD askeri tesisleri bulunmaya devam ederken özellikle Okinawa, Amerikan askeri varlığının en yoğun olduğu bölgelerden biri haline geldi. Böylece savaşta ABD tarafından ağır bir yıkıma uğratılan Japonya, savaş sonrasında Washington'un Asya-Pasifik'teki en önemli askeri noktalarından birine dönüştü.
Tokyo giderek daha fazla militarize oluyor
Tokyo'nun son yıllardaki politikaları ise savaş sonrası düzenin önemli ölçüde değiştiğini gösteriyor.
Japonya, "Öz Savunma Kuvvetleri" olarak adlandırdığı ordusunun kapasitesini genişletiyor. Savunma bütçesi GSYH'nin yüzde 2'si seviyesine çıkarılırken uzun menzilli füzeler, insansız savaş sistemleri, hava savunma kapasitesi ve yeni nesil askeri teknolojilere daha fazla kaynak aktarılıyor. Tokyo giderek daha fazla militarize oluyor.
2026 Savunma Beyaz Kitabı da Japonya’nın daha agresif bir militarizasyon sürecine girdiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Raporda Çin, "Japonya'nın bugüne kadarki en büyük stratejik meydan okuması" olarak tanımlanırken, Rusya ve Kuzey Kore de aynı tehdit denklemine yerleştiriliyor. Bu güvenlik tablosu gerekçe gösterilerek savunma bütçesinin rekor seviyelere çıkarılması, uzun menzilli füze sistemlerinin yaygınlaştırılması, savunma sanayiinin büyütülmesi ve askeri teknolojilere yapılan yatırımlar yeni dönemin temel öncelikleri olarak sunuluyor.
Japonya'nın Tomahawk gibi uzun menzilli füzeler edinmesi ve saldırı kapasitesini artırması ise anayasanın savaş ve askeri güç konusundaki geleneksel yorumunun değiştiğini gösteriyor.
Bu değişim, Japonya'nın savaş sonrası "yalnızca savunma" anlayışından giderek uzaklaşması anlamına geliyor.
ABD’nin nükleer şemsiyesi
Dikkat çekici nokta ise Japonya'nın askeri kapasitesini artırırken ABD'den uzaklaşmaması aksine daha da yakınlaşması.
Tokyo, Washington'la askeri iş birliğini daha da derinleştirirken füze savunması, deniz güvenliği, uzay, siber güvenlik ve ortak askeri operasyonlar alanlarında iki ülke arasındaki koordinasyon gittikçe daha geniş bir çerçeveye oturdu. Japonya ve ABD'nin 2026'da yürüttüğü "Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu"nda nükleer ve füze politikaları da doğrudan ele alındı.
Japonya, Hiroşima ve Nagazaki'nin ardından nükleer silahları reddeden bir ülke olarak ortaya çıkarken bugün güvenliğinin önemli bir bölümünü, dünyanın en büyük nükleer güçlerinden biri olan ABD'nin "nükleer şemsiyesine" dayandırıyor.
Nükleer silah tartışması yeniden açılıyor
Japonya'nın dönüşümündeki en dikkat çekici başlıklardan biri ise nükleer silah tartışması. Tokyo uzun yıllardır 1967'de ortaya konulan "üç nükleer olmayan ilke"yi savunuyor: nükleer silahlara sahip olmamak, bunları üretmemek ve ülkeye sokulmasına izin vermemek.
Ancak son dönemde bu ilkeler tartışılır hale geldi. Japonya Savunma Bakanı Shinjirō Koizumi'nin temmuz ayında ülkenin nükleer silahlar konusunda tartışmadan kaçamayacağını söylemesi, Tokyo’nun niyetini belirgin hale getirdi.
Japonya'da ayrıca ABD'nin nükleer silah taşıyan gemi ve denizaltılarının Japon limanlarına girişine izin verilmesi gibi seçeneklerin tartışıldığı da bildiriliyor. Bu, ülkenin savaş sonrası nükleer politikasında önemli bir kırılma anlamına gelebilecek bir adım olarak değerlendiriliyor.
Tokyo henüz kendi nükleer silahını geliştirme kararı almış değil. Ancak atılan bu adımlar militarist ve nükleer silahı olan bir Japonya’ya gidişin ayak sesleri olarak tanımlanıyor.
Hiroşima'nın mirası ve yeni Japonya
Hiroşima'nın üzerinden 81 yıl geçti. Şuan ortaya çıkan tablo ise çelişkilerle dolu.
Atom bombasının dehşetini dünyaya anlatan, nükleer silahsızlanmayı savunan ve savaşın yıkımını uluslararası kamuoyuna hatırlatan Japonya; bugün daha fazla silahlanan, uzun menzilli saldırı kapasitesi geliştiren, savunma sanayisini büyüten ve ABD'nin nükleer caydırıcılığına daha fazla yaslanan bir ülkeye dönüşüyor.
Nükleer saldırının mağduru olan Japonya’nın kendi nükleer politikasını yeniden tartışmaya açması, 81 yıl önce başlayan hikayenin ne kadar farklı bir noktaya evrildiğini gözler önüne seriyor.




