Umut TEZERER
CGTN Türkçe Servisi
Türkiye ve Çin toplumunun birbirini daha yakından tanıması için Çin’de yaşayan Türkler ile röportajlarımız sürüyor. Çin’i, Çin’de yaşayan Türklerin kurduğu cümleler ile öğreniyoruz. Konuğumuz uzman eczacı Bilgen Çalışkan. Biyoteknoloji alanında yüksek lisansını Nanjing Üniversitesi’nde tamamlayan Bilgen Hanım, halen başkent Beijing’de Ulusal Nanobilim ve Teknoloji Merkezi’nde (NCNST) aşı tasarımı ve akıllı ilaç taşıyıcı sistemleri üzerine doktora eğitimine devam ediyor. Akademik ortamdan, bilim yaptığı koşullara, aşı ve ilaç çalışmalarından sosyal hayatına kadar pek çok konuda Çin tecrübelerini bizler ile paylaştı…
Çin’e ne zaman geldiniz?
Çin’le tanışmam 2016. Eczacıyım. Biyoteknoloji alanında yüksek lisans yapmak için Mevlana Değişim Programı bursunu kazanarak Nanjing’deki Çin Eczacılık Üniversitesi’ne geldim. İlk geldiğimde, tanıdığım bildiğim dünyadan çok farklı ve her şeyin bambaşka olduğu bir Çin ile tanışmıştım. Doktora eğitimi için tekrar buraya gelmemin bir nedeni de bu diyebiliriz.
Neden Batı değil de Doğu, uzak Asya?
Çin’e gelmenin her açıdan bana değer katacağını biliyordum. İlk gelişimde bunu görmüştüm. Burası insanlığın “gelecekte olacak” dediği birçok şeyi 50 yıldır yaşıyor. Burada çok rahat ettim, çok güzel anılar biriktirdim. Konforlu bir hayat sürüyoruz. Her şeyden önce çok güvenli bir ülke. Çin, her şeyin çok fazla ve çok çeşitli olduğu bir yer. Çin’de bütün dünyadan birçok farklı kültürü de yaşıyoruz. Her şehri, her eyaleti başka bir ülke gibi. Ben, bu çeşitliliği seviyorum. Kendimi daha özgür hissettiriyor…

Buradaki bilimsel ekosistem eczacılık kariyerinize neler kattı?
Bu konuda çok uzun konuşabilirim… Daha evvel geldiğimde, moleküler biyoloji ile tanıştım. Ben aslında eczacıyım ve bu dersleri elbette Türkiye’de de alıyoruz. Ancak burada, bir yıl içinde o kadar çok şey öğrendim ki… Bir yılda üç yıllık bir birikim ile geri döndüm. Özellikle buradaki ekip çalışması… Doğru yerde olduğunuzda ve doğru insanlarla çalıştığınızda, gerçekten ortaya bir şeyler koyabiliyorsunuz. Bu sistemin içinde olmak bana çok şey kattı ve öğrenmeye daha da heveslendirdi diyebiliriz.
Akademik ekol olarak Türkiye’den ne tür farkları var?
Burada hayranlık duyduğum bir diğer şey ise bilgiyle olan ilişkileri. Bence bu ilişki bizden farklı biraz. Bilgi ile ne yapacaklarını mutlaka tartışıyorlar. Bilgiyi sadece alıp, işlemiyor onu bir katma değere çeviriyorlar. Dolayısıyla bilgiyle aralarında bir mesafe yok. En küçücük bir veriyi bile pratikte bir başka şeye dönüştürebiliyorlar. Master yaptığım üniversitede bir müze vardı; Bu müzede ilk kez “Denizaltı
Farmakolojisi” (Marine Pharmacy) diye bir alanla tanıştım. Merak ettikleri her şeyi araştırmışlar; Denizin altı, toprağın üstü… Kısacası, dünyaya gelmenin hakkını vermişler. Çinliler dünyayı tanımak için çok çaba sarf etmişler. Burada kendim gibi meraklı bir toplumla karşılaşmak beni çok etkiledi. Her şeye cevap aramaları benim çok hoşuma gidiyor. Türkiye’de yetişmiş biri olarak hep batı ekollerini takip ederek ilerledik. Doğu’nun bilgi birikimini göz ardı etmememiz gerektiğini Çin’de gördüm. Burada, bilginin derinine olan merak ve üretilen her şey beni gerçekten mutlu ediyor.

Ar-Ge süreçleri yani…
Evet, evet. O yüzden de başarılı olduklarını düşünüyorum. Bir proje başlıyor, tamamlanıyor ve üstüne koyarak ilerliyorlar. Hiçbir şey sil baştan değil. Dolayısıyla her proje daha da derine inebiliyor. Daha derine dalmak ise çok fazla şey gerektirir: Yetenek, pratik, bilgi, cesaret, bütçe... Burada bunların hepsini bulmak mümkün. Şu an çalıştığım merkezdeki birçok hoca, Çin’in en iyi üniversitelerinden mezun. Doktoraları sırasında ya da sonraki kariyerlerinde mutlaka Amerika’ya gidip gelmişler. Devletin bu “yurt dışı deneyim” uygulamasını, buradaki tüm başarılı insanlarında görüyoruz. Önce yurtdışına gidiyor, sonra dönüp ülkesine faydalı oluyor. Döndüklerinde kendi laboratuvarlarını kuruyorlar ve devlet desteği hep var. Buradaki imkanlar açısından kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum. Parayla ilgili bir sorun yok. Almak istediğiniz her malzemeyi alabilirsiniz. Yeter ki, iyi bir fikir üretin. Destek olmaya çok hazırlar. Hem bilgi birikimi olarak, -hocalarımıza çok saygı duyuyorum, çok destekleyiciler- hem de imkan olarak. “Tamam, bu projen için gerekiyorsa hemen alalım” diyorlar. Yeter ki hocanızı, o projeyi çalışmak istediğinize ikna edin. Bunu çok önemsiyorlar. O tutkuyu sizde görmek istiyor aslında.
Biraz da çalışmalarınızdan bahsedelim. Bu merkezde ne üzerine çalışıyorsunuz?
Burası bir nanoteknoloji merkezi. Merkezde nanoteknolojiye dair her türlü projenin yürütüldüğünü söyleyebilirim. Farklı alanlarda çalışan birçok laboratuvar var. Ben ilk projemde aşı çalıştım. SARS-CoV-2, yani Covid-19’a neden olan virüsün spike proteinini hedef aldım. Araştırmam, henüz literatürde yayınlanmamış, yeni keşfedilmiş ve antiviral etkili bir mekanizmaya sahip bir peptidin etkisini nasıl gösterdiğine dairdi. Aslında, onun antiviral mekanizmasını protein-protein etkileşimleri üzerinden aydınlattım diyebilirim. Bu çalışmaya “epitop haritalama” deniyor. Şu anda ise “ekzozom” üzerine çalışıyorum. Hedeflendirilmis ilaç taşıyıcı bir sistem geliştirmek için biyo-benzer bir ürün üzerinde araştırma yapıyorum.

Akıllı ilaç dedikleri…
Evet, tam olarak “akıllı ilaç” sistemi. Hatta bu “smart” terimi projemin adında da geçiyor. Egzozomlardan geliştirilmiş bir akıllı ilaç taşıyıcı sistemi diyebiliriz. Şu ankiprojem bu.
Projeniz bu alanda ne tür bir avantaj sağlayacak ya da farkı ne olacak?
Amacım, mevcut ilaç taşıyıcı sistemleri, farklı bir kaynak temel alınarak daha “akıllı” hale getirmek. Başarılı olursam alandaki ilk çalışmalardan biri olacak. Fakat detaylara çok girersem, henüz yayımlamadığım bir calışmanın ana fikrimi açıklamış olurum. O yüzden şu an daha fazla açıklama yapamam... :)
O halde şunu sorayım; Çin’deki aşı çalışmalarına dair paylaşabileceğiniz deneyim ve tecrübeleriniz neler?
Burada aşı çalışan çok sayıda araştırma grubu var. Hem geleneksel aşı hem de mRNA teknolojisine dayalı aşılar olmak üzere farklı çalışmalar var. Ayrıca kanser aşılarına da fazlasıyla odaklanılıyor. Benim de içinde bulunduğum araştırma grubu bu alana yönelik çalışmalar yapıyor; ayrıca gen terapisi denebilecek nitelikteki araştırmalar da yürütülüyor. Bu alanlarda faaliyet gösteren çok sayıda biyoteknoloji firması da mevcut. Buradaki en sevdiğim şey ise işleyiş modeli: Üniversite, fikri üretip geliştiriyor ve Çin Bilimler Akademisi (Chinese Academy of Sciences) gibi büyük bir devlet destekli bir yapı tarafından destekleniyor. Bu akademi, bir çatı kuruluş ve ona bağlı çeşitli enstitüler bulunuyor. Fon konusunda bir sıkıntı olmadığı için bolca fikir üretilebiliyor ve teknoloji geliştirilebiliyor. Ardından sanayi işbirliği devreye giriyor. Üniversite ve sanayi iç içe geçmiş durumda; teoriyle pratik burada buluşuyor. Bir fikir üretildiğinde, anında endüstriye aktarılıyor. Örneğin, araştırma grubumdaki hocamın birçok biyofarmasötik ilaç firmasıyla doğrudan teması var. Sadece ilaç firmaları değil, hastaneler, klinikler, laboratuvarlar ve enstitüler hep birlikte, entegre bir şekilde çalışıyor.
Bazen şöyle bir durum da yaşanıyor: Bir enstitüde geliştirilen bir teknoloji, başka bir enstitünün veya ilaç firmasının Ar-Ge birimi tarafından alınıp farklı bir şekilde geliştirilerek patentlenebiliyor. Yani burada yapılan her iş, mutlaka somut bir ürüne veya çıktıya dönüşüyor. Sonuç ve fayda odaklı bir zihniyet hakim.

Yeni teknolojilerle geliştiren aşılar bazen toplumda endişe ile karşılanabiliyor. Ya da bazı etik kaygılar ortaya çıkabiliyor. Bir bilim insanı olarak buna yanıtınız ne?
Aşının koruyuculuğu ve faydası konusunda hiçbir zaman karşıt bir tutum içinde olmadım. Tabii insanların bazı endişeleri kabul edilebilir fakat bilim, artık birçok belirsizliği açıklığa kavuşturdu. Bir “bilinmeze” doğru gidilmiyor. Pandemi dönemindeki mRNA aşılarıyla ilgili tartışmalarda olduğu gibi... mRNA teknolojisi daha önce de, özellikle kanser aşıları geliştirilirken uzun süredir çalışılan bir alandı. Dolayısıyla tamamen yeni ve bilinmeyen bir konu değildi. Pandemi döneminde de ilk kez yaygın insan kullanımına geçti. Ben kişisel olarak bu durumu o kadar tehlikeli görmüyorum ya da bu yönde bir endişe taşımıyorum. Teknoloji öyle hızlı ilerledi ki, bir tedavinin etkilerini aydınlatmak veya öngörmek, geçmişe kıyasla çok daha kolay. Kesin değil belki, ama artık çok daha fazla şey öngörülebilir hale geldi diyebilirim.
Nanoteknoloji ile aşı bilimi ve ilaç tedavilerinde önümüzdeki 10 yılda nasıl bir ilerleme bekliyorsunuz?
10 yıl önce, alışkın olduğumuz kimyasal kökenli ilaçların sonuna yaklaşıyor gibiydik. Hocalarımız da 5-6 yıl önce hep bunu konuşuyorlardı. Bence tedaviler gelecekte çok daha kişiselleştirilmiş, hedef odaklı ve koruyucu olacak. Örneğin, kanserin bir tedavisi var ancak bu tedavi zorlu ve yıpratıcı bir süreç. Eğer bir kanser aşısı geliştirilirse, bu ağır tedaviye olan ihtiyaç büyük ölçüde ortadan kalkar. Bu noktada, aşıların sadece koruyucu olarak düşünülmemesi gerektiğini vurgulamak isterim. Aşılar, tedavi sürecini doğrudan etkileyebildiği için hem tedavi maliyetlerini düşürüyor hem de insanlar hasta olmaktan korunuyor. Bu da halk sağlığı açısından paha biçilmez bir değer taşıyor. İleride, daha kişiselleştirilmiş ve hedef odaklı tedaviler üzerine yoğunlaşılacak. Zaten şu anda tüm dünya bu yönde çalışıyor. Biyoteknolojinin hayatımızın çok daha merkezinde yer alacağını rahatlıkla söyleyebiliriz bence.

Türkiye’nin biyoteknoloji alanında nasıl bir strateji izlemeli?
Geçen Eylül ayında, Çin’e önemli bir ziyaret gerçekleşti. Türkiye’den Sağlık Bakanı ile birlikte, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEP) ve Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) gibi üst düzey sağlık otoritelerinin başkanları da buradaydı. Gördüğüm kadarıyla bu işbirliği için bir strateji oluşmuş durumda. Türkiye Aşı Enstitüsü’nden bazı uzmanlar buraya geldi ve hep birlikte bir eğitime katıldık. Türkiye, biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin farkında ve bu alanda ilerlemek istiyor. Burada en kritik unsur ise yetişmiş insan gücü. Biyoteknoloji, özellikli ve derinliği olan bir alan. Eğer kendi aşımızı üreteceksek, her şeyden önce bu aşıyı üretip analizlerini yapabilecek, tüm süreçlere hakim olabilecek teknik personelimizin olması gerekir. Çünkü bir noktadan sonra, ince işçilik denir ya; aşı ve biyoteknoloji tam da böyle bir alan. Bu nedenle, önce yetişmiş insan gücü. Ayrıca bu alanda çalışabilmek için yüksek teknolojiye sahip laboratuvarların gelişmesi gerekiyor. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de bazı çalışmalar sürüyor. Biyoteknolojiye özel bir “Silikon Vadisi” benzeri, sadece sağlık ve biyoteknolojiye özel projeleri üreten bir merkez oluşturulmasına yönelik girişimler olduğunu duyuyorum.
Çin ile kurulan ilişkiler bu anlamda bir avantaj diyorsunuz.
Evet. Gördüğüm kadarıyla zaten Türkiye de Çin de birbirleriyle işbirliği yapmak istiyor. Çin açısından Türkiye önemli bir ülke. Türkiye açısından da Çin’den alınabilecek teknoloji ve bilgi birikimi çok değerli bence.

Kariyerine yurt dışında devam etmek isteyen genç bilim insanlarına, özellikle kadın araştırmacılara tavsiyeniz ne olur?
Çin’i 9 yıldır çevremdekilere anlatıyorum. Hatta eczacılık fakültelerindeki kariyer günleri gibi etkinlilerde yaptığım konuşmalarda, öğrencileri Çin'de eğitim ve kariyer konusunda heveslendirmeye çalışıyorum. Çin’de yaşamanın kolaylığı ve konforu konusunda, burada yaşayan kimse farklı düşünmüyordur. Ben genç meslektaşlarımın gönül rahatlığıyla gelmelerini isterim. “Kültürel olarak çok farklı, yaşaması zor” gibi endişeler duyulduğunu biliyorum ama hiç böyle bir endişeye kapılmaya gerek yok. Bence Çin, gerçek anlamda bilimle uğraşmak, bilimin güzelliğini yaşamak isteyen birçok insanın gelip görmesi gereken bir yer. Bazı önyargıların bence kalkması gerekiyor artık. Özellikle kadın araştırmacılar için şunu söyleyebilirim: Bir kadının herhalde en rahat yaşayabileceği yerlerden biri burası. Hem genel güvenlik hem de kadın-erkek eşitliği açısından çok ileri bir noktada. Sanılanın aksine, burası birçok ülkeden daha özgür ve daha rahat aslında.
Ne kadar daha buradasınız?
İki yıl daha buradayım.
2 yıl sonra yolculuk nasıl devam edecek? Bir sonraki durak neresi? Türkiye’ye mi döneceksiniz yoksa burada devam mı edeceksiniz?
Aslında iki ülkede de olmak istiyorum. Bunun için sürecimi iki tarafta da devam ettirmeyi umuyorum. Buradaki çalışmalarıma yenilerini eklemek ve Türkiye ile olan bağımı da koparmamak istiyorum. Aslında, iki ülke arasındaki kültürel ve bilimsel köprünün bir yerinde olmayı hayal ediyorum. Çünkü, Çin ve Türkiye arasında kültürel olarak çok yakınlık var. Bilimsel alanda köprüye hizmet edecek insanlara da ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Ben de bu insanlarda biri olabilirim. Kendimi şimdilik böyle konumlandırıyorum.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Sadece şunu ekleyebilirim. Çin’de yüksek lisans veya doktora yapmak isteyenler için oldukça fazla fazla burs imkanı bulunuyor. Hem Çin hükümetinin sunduğu burslar hem de TC Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursları mevcut. Çin her yıl ‘Türkiye’den şu kadar öğrenciye burs vereceğiz’ şeklinde bir kontenjan açıyor. Ancak bu kontenjanların artırılmasını diliyorum. Çünkü ilk geldiğim yıl bu sayı sadece 10 kişiydi ve bütün bölümlere açıktı; içinde master, doktora hatta doktora sonrası araştırmacılar da vardı. Bu sayının mutlaka arttırılması gerektiğine inanıyorum.
Çin’de farklı alanlarda çok sayıda Türk öğrenci/araştırmacı var ve bizler buraya gelmek isteyenlere yol göstermekten büyük memnuniyet duyarız.
MİNİ ANKET
Çin’deki genel yaşam memnuniyetiniz nedir?
Burada yaşam memnuniyetim 9 diyebilirim.
İş ve kariyer memnuniyetiniz...
Çok yüksek, 10 tabii.
Sosyal hayata, Çin toplumuna uyumunuz …
Uyum sağladığımı düşünüyorum. 10 üzerinden bence 8. Çünkü Çincem çok iyi değil, herkes de İngilizce konuşmuyor. Ancak çok hoşgörülü, sabırlı bir toplum. Dolayısıyla birbirinize hoşgörü gösterdiğinizde kolay anlaşıp, bir arada olabiliyorsunuz.
Çin’deki ulaşım ve altyapıdan memnuniyetiniz ne?
Memnun olmayan yoktur. Hızlı trenle binlerce kilometre öteye birkaç saate gidiyorsunuz. Beijing gibi büyük bir şehirde yarım saatte hemen hemen her yere ulaşabiliyorum. Trafik belli saatlerde olabilir ama bu kadar büyük bir şehirde bence çok güzel yaşıyoruz.
Çin mutfağına uyumunuz 10 üzerinden kaç?
Kesinlikle 9 ve üzeri. Çok seviyorum, çeşitlilik beni benden alıyor. Yemek yapma kültürleri, kullandıkları metotlardaki yaratıcılık beni çok mutlu ediyor. Seyahatlerimde, gittiğim ülkenin yemeklerini yapmak isterim. Örneğin, Japonya’ya gittiğimde Tokyo Sushi Academy’de sushi yapmayı öğrendim. Bali’ye gittiğimde Endonezya mutfağındaki bazı menüleri kendim yapmayı denedim. Belki de laboratuvarda çalışmayı sevdiğim için, bilmiyorum ama işin mutfak kısmı beni çok cezbediyor. Bu zenginlik ve yaratıcılık beni gerçekten çok mutlu ediyor ve çıkan sonuçlar da bence çok lezzetli oluyor.
Günlük yaşamda Çince iletişim kurabilmekte ne kadar rahatsınız?
Beijing’de 8-9 diyebilirim. Ama mesela Şhanghai, Shenzhen gibi şehirlerde benim bildiğim Çince yaygın olarak konuşulmuyor. Beijing’de takside ya da süpermarkette güzel anlaşabiliyorum. Yani, benim Çincem Beijing için geçerli sanırım.
Çin’de kendinizi ne kadar güvende hissediyorsunuz?
Yani %100. 10 üzerinden 100. Bir kafede telefonumu veya bilgisayarımı bırakıp yarım saat sonra geldiğimde, aynı yerde durduğunu görüyorum. Hatta şöyle bir örnek vereyim: Yıllar önce Nanajing’deki üniversitede yabancı öğrenciler olarak bir stadyumda gösteri yapacaktık. Çantamı nereye bırakacağımı bilemedim. “Şöyle bir yere bırak” dediler. Nasıl bırakabilirim, binlerce insan var, nasıl olur… Açıkçası aklım almadı, tahayyül edemedim. Sonra, oraya bisiklet ile gelmiştim, çantamı bisikletin sepetinde bıraktım. Gösteri 1-2 saat sürdü ve çıktığımda bisiklet de çanta da içindekiler de hepsi yerli yerindeydi.
Çin’deki sağlık hizmetlerinden memnuniyet düzeyiniz nedir?
İlk geldiğimde hastaneye gitmiştim. Bir de yakın zamanda gittim tabii kalabalık bir ülke ama kötü diyemem. 10 üzerinden 7 diyeceğim.
Buradaki Türkler ile bir araya gelme imkanlarını nasıl yorumluyorsunuz?
Yine 9-10 derim. Elçiliğin çok aktif olduğunu düşünüyorum. Buradaki Türk topluluğu olarak birbirimizi kolayca bulabildik ve ben bu durumdan çok memnunum.
Son sorum Çin’e gelmeyi tavsiye etme olasılığınız… Zaten biraz yanıtladınız ama…
Kesinlikle gelsinler, hatta şöyle söyleyeyim; Bence Çin, dünyada herkes için en az bir kez gelip görülmesi gereken bir yer. Türkiye’deki herkese, yakın çevreme bunu çok kez söylüyorum. Başka türlü bir şey mümkün ve bu olasılığı neden bizim arkadaşlarımız, sevdiklerimiz, insanımız yaşamasın? Ayrıca Çin, kültürü gereği kucaklayıcı bir toplum. Sizin her şeyinize saygı duymaya çok açıklar. Bu, ülkesi dışında yaşayan biri için çok önemli.
Çok teşekkür ediyoruz.
Ben teşekkür ederim.





