CGTN Türk Dış Haberler Servisi

ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan 30 yıllık sivil nükleer iş birliği anlaşması, Washington'un Orta Doğu politikasında yeni bir dönemin kapısını araladı. ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Enerji Bakanı Prens Abdülaziz bin Selman tarafından imzalanan anlaşma, Amerikan şirketlerinin Suudi Arabistan'da nükleer santral inşa etmesinin önünü açarken, ortak fizibilite çalışmasının ardından ülkede uranyum zenginleştirme altyapısı kurulmasına da kapı aralıyor.

İsrail Batı Şeria'da son 4 günde 8 kaçak yerleşim kurdu
İsrail Batı Şeria'da son 4 günde 8 kaçak yerleşim kurdu
İçeriği Görüntüle

Anlaşmanın Kongre onay süreci devam ederken, uzmanlar bunun ABD'nin bugüne kadar müttefiklerine uyguladığı en katı nükleer güvenlik standartlarından önemli bir sapma olduğuna dikkat çekiyor. 2009 yılında Birleşik Arap Emirlikleri ile imzalanan ve "altın standart" olarak gösterilen anlaşmada uranyum zenginleştirmesinden açıkça vazgeçilmişti. Yeni metinde ise Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) en sıkı denetim mekanizmalarının da zorunlu tutulmaması eleştirilere neden oldu.

Tahran’a farklı Riyad’a farklı

Anlaşmaya yöneltilen en temel eleştiri ise Washington'un İran'a karşı yıllardır savunduğu söylemle ortaya çıkan çelişki oldu. ABD yönetimi, Tahran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini bölgesel güvenlik tehdidi olarak tanımlarken, aynı teknolojiyi Suudi Arabistan için kabul edilebilir hale getirmekle suçlanıyor. Eleştirmenler, Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın daha önce "İran nükleer silah edinirse biz de en kısa sürede ediniriz" açıklamasını hatırlatarak bu anlaşmanın bölgesel nükleer yarış riskini artırabileceğini savunuyor.

Cumhuriyetçi Senatör John Kennedy dahil bazı ABD'li siyasetçiler de Washington'un İran'a karşı askeri baskı uygularken Riyad'a benzer bir teknolojik kapasite sağlamasının uluslararası kamuoyunda "çifte standart" algısını güçlendirdiğini dile getirdi. Nükleer silahların yayılmasını önleme rejiminin uzun vadede zayıflayabileceği uyarıları da bu nedenle artıyor.

İsrail’in tanınması için nükleer kart masada

Tartışmaları büyüten ikinci gelişme ise İsrail dosyasında yaşandı. Trump yönetimi ilk açıklamalarda anlaşmayı doğrudan enerji ve ekonomi başlığı altında sunarken, yalnızca bir gün sonra Başkan Donald Trump anlaşmanın yürürlüğe girmesini Suudi Arabistan'ın İsrail ile diplomatik ilişki kurmasına bağladı. Böylece nükleer enerji anlaşması bir anda Abraham Anlaşmaları'nın parçası haline geldi. Riyad ise aylardır Filistin devleti yönünde somut ilerleme sağlanmadan İsrail ile normalleşmeye gitmeyeceğini açıklıyor. Gazze savaşı nedeniyle Suudi kamuoyunda oluşan baskı da bu ihtimali daha da zorlaştırıyor.

Washington'un bu tutumu, nükleer teknolojiyi yalnızca enerji üretiminin değil, bölgesel diplomasinin de pazarlık aracına dönüştürüyor. Bir tarafta İsrail ile diplomatik normalleşme, diğer tarafta milyarlarca dolarlık nükleer teknoloji transferi aynı masada konuşuluyor. Bu durum, ABD'nin uzun yıllardır savunduğu "nükleer teknolojinin siyasi pazarlıklardan bağımsız yürütülmesi" ilkesinin zayıfladığı yorumlarına neden oluyor. Özellikle anlaşmanın önce İsrail şartından ayrıştırılması, ardından yeniden aynı şartın eklenmesi Washington'un kendi içinde dahi net bir strateji oluşturamadığı yönündeki eleştirileri artırdı.

Anlaşmanın uzun vadeli etkileri ise Orta Doğu'nun güvenlik mimarisi açısından daha kritik görülüyor. Suudi Arabistan'a tanınacak her yeni nükleer kapasite, yalnızca İran'ı değil Mısır ve diğer bölgesel güçleri de benzer teknolojilere yöneltebilir. Bu nedenle tartışma artık yalnızca Riyad'ın elektrik üretimiyle ilgili değil. Asıl soru, Washington'un onlarca yıldır savunduğu nükleer yayılmayı önleme politikasının jeopolitik çıkarlar söz konusu olduğunda ne kadar sürdürülebilir olduğu. İsrail ile normalleşme hedefi uğruna nükleer teknoloji transferinin diplomatik pazarlığın parçası haline gelmesi ise bu soruyu her zamankinden daha görünür hale getiriyor.