Umut TEZERER

ABD’nin stratejik tükenişi

ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın ilk aşaması, kesin bir zaferin aksine talihin hızla tersine dönmesiyle sonuçlandı. Çatışmanın üzerinden bir ay geçtikten sonra ortaya çıkan tablo bir çıkmaz sokak. Çatışma alanı genişledi; hava harekâtları İran’ın kararlılığını kıramadı; “rejim değişikliği operasyonları” çöktü; Lübnan’daki Hizbullah ve Yemen’deki Husiler savaşa katıldı. İran füzelerinin Patriot hava savunma sistemlerini aşarak bölgedeki Amerikan üslerini vurduğu görüntüler, ABD’nin en gelişmiş savunma sistemlerinin dahi sınırlı kaldığını uluslararası kamuoyuna gösterdi. Ardından ABD’nin, normalde mühimmat sağladığı müttefiklerinden acil mühimmat talebinde bulunması, sürdürülemez bir savaş çabasını gözler önüne serdi.

Müttefiklerde güven bunalımı

Askerî seçenekler tükenip ve siyasi irade zayıflarken, Trump yönetimi içine düştüğü çıkmazdan kurtulacak bir çıkış arıyor. Bu durum, ABD’nin Körfez’deki müttefikleri arasında da tedirginliğe yol açıyor. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere Körfez ülkeleri, savunma kabiliyetlerinin sınırlarını yeniden değerlendirirken, bazıları perde arkasında ateşkes için Washington’a baskı yapıyor.

Uzun yıllardır ABD öncülüğünde işleyen bölgesel güvenlik mimarisinin işlevselliğini yitirdiği artık açıkça görülüyor. Körfez ülkelerinin perde arkasından yürüttükleri diplomasi trafiği, ateşkesin artık bir tercih değil, zorunluluk olarak görüldüğünü ortaya koyuyor.

İsrail’in umudu sönüyor

İsrail cephesinde de ABD’nin yoğun desteğine rağmen askerî bir zaferin ulaşılamaz olduğu gerçeği giderek daha fazla kabul görüyor. Uzun süreli bir yıpratma savaşının, İsrail’in kuzey sınırındaki istikrarı tehdit edeceği ve ekonomik maliyetleri artıracağını da gözden kaçırmamak lazım.

İran ise askeri direncini korumakla birlikte, özellikle ekonomisi üzerinde oluşan baskı nedeniyle belirsiz bir gelecek endişesi taşıyor. Tahran yönetimi ağır bir ekonomik yıkımla karşı karşıya kalması halinde uzun süreli bir savaşı sürdürmekte zorlanacaktır.

Küresel ekonomi ve Çin’in benzersiz konumu

Ekonomik cephede ise dalgalar çoktan küresel boyuta ulaştı. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, dünya genelinde enflasyon baskılarını artırırken, Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kuruluşların uyarıları, bu krizin yalnızca bölgesel bir mesele olmaktan çıktığını teyit ediyor. Büyük bir enerji ithalatçısı olan Çin için bu durum, ekonomik istikrar açısından doğrudan bir tehdit oluştururken, aynı zamanda diplomatik nüfuzunu artırabileceği bir fırsat alanı olarak iki yönlü bir anlam taşıyor.

Çin’in bu krizdeki konumu, diğer büyük güçlerden belirgin şekilde ayrışıyor. Tahran’ın en büyük ticari ortağı olan Çin, Körfez ülkeleriyle dengeli ilişkilerini sürdürürken, Washington ile de diyalog hattını koparmamış durumda. Bu denge, Beijing’e eşsiz bir manevra kabiliyeti sağlıyor. Dahası, çatışmanın hiçbir tarafında yer almaması, Çin’i potansiyel bir arabulucu olarak diğer uluslararası aktörlerin önüne çıkarıyor. Uzmanlar, bu tarafsız konumun Çin’in diplomatik inisiyatif alma kapasitesini güçlendirdiğine dikkat çekiyor.

Yeniden inşa ve Kuşak-Yol fırsatı

Savaşın yol açtığı tahribatın onarılması, geniş çaplı bir finansman mekanizmasını gerektirecek. Bu süreçte de Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamındaki altyapı yatırımları, yeniden inşa faaliyetlerinin merkezinde yer alma potansiyeli taşıyor. Aynı şekilde, İran’ın petrol ticaretinde Çin yuanı kullanımının yaygınlaşması, küresel enerji piyasalarında uzun vadeli bir dönüşümün sinyallerini şimdiden veriyor. Bu durum, uluslararası finans sisteminde çeşitliliği artıracak önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor.

Diplomasinin geri dönüşü

ABD-İsrail-İran ekseninde yaşanan bu çatışma, klasik güç mücadelesinin ötesine geçerek bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden tanımlandığı bir dönüm noktasına işaret ediyor. ABD’nin askerî müdahale kapasitesinin sınırları somut biçimde ortaya çıktı. İran’ın caydırıcılık stratejisi beklenmedik bir dayanıklılık sergiledi ve bölge ülkeleri geleneksel güvenlik şemsiyelerinin ötesinde yeni arayışlara yöneliyor.

Bu tabloda Çin, Rusya ve Türkiye gibi aktörlerin diplomatik inisiyatif alma kapasitesi, çatışmanın seyrini belirleyen kritik değişkenler haline gelmiştir. Uluslararası toplum, askerî çözüm arayışlarının getirdiği tıkanıklığı aşmanın yollarını ararken, diplomasinin yeniden devreye girmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bunun hangi aktörlerin koordinasyonuyla, hangi güvenlik garantileri çerçevesinde ve hangi ekonomik yeniden yapılanma modeli etrafında şekilleneceği ise önümüzdeki dönemin temel belirleyicisi olacaktır. Krizin başlangıcında hâkim olan “hızlı sonuç” beklentisi, yerini tarafların karşılıklı tükenme riskini hesapladığı daha uzun soluklu bir denkleme bırakmıştır. Bu yeni dönemde hiçbir aktörün tek başına kazançlı çıkamayacağı, ancak herkesin ortak bir çıkış stratejisi geliştirmek zorunda olduğu açıktır. Diplomasinin nasıl bir yol haritası çizeceği, yalnızca Körfez bölgesinin değil, küresel jeopolitik dengenin de geleceğini şekillendirecektir.