CGTN Türk Dış Haberler Servisi
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a dönük başlattığı saldırılar 40. gününde iki haftalık bir ateşkesle son buldu. Pakistan’ın ev sahipliğinde İran’ın 10 maddelik önerisinin masaya yatırılacağı görüşmelerden çıkacak sonuç henüz bilinmiyor. Buna karşın bilinen gerçek şu: İran ve Direniş Ekseni olarak tarif edilen aktörlerin devre dışı kaldığı bir denklem artık mümkün değil.
Yaptırımlar nedeniyle ortaya çıkan derin ekonomik krize, liderliği hedef alan suikastlara, şehirlere yağan binlerce tonluk bombalara rağmen İran’da yaşanmayan rejim değişikliğinin verdiği ilk mesaj şu: ABD ve İsrail’in arzu ettiği Orta Doğu düzeni hayata geçemez.
Washington’da yapılan hesap hatası
Washington’da yapılan hesaplara göre; yeni dönemde ABD kısa vadede birincil derecede etki alanı olarak gördüğü Batı Yarımküre’de düzenlemelere gidecek, uzun vadede ise askeri ve ekonomik kaynaklarını Çin ile rekabet için organize edecekti. Ulusal Güvenlik ve Ulusal Savunma belgelerinde açık biçimde yer aldığı üzere ABD, aynı anda birden fazla cephede maliyetli askeri angajman taşımak istemiyor. Bu nedenle Rusya-Ukrayna hattında yük Avrupa’ya bırakılırken, Ortadoğu’da ise İsrail merkezli bir mimari üzerinden kontrolün sağlanması hedeflendi.
Bölgedeki enerji ve deniz ticaret rotalarının kalbi olarak görülen Hürmüz ve Babülmendeb boğazlarında hakimiyetin garanti altına alınması, İsrail merkezli yeni bir güvenlik ve ticaret mimarisinin kurulması bu stratejinin temel unsurları olarak tanımlandı. Abraham anlaşmaları ile Körfez ülkeleri ile İsrail arasında kurulan diplomatik hat, Hindistan’dan Yunanistan’a uzanan ve İsrail’i merkezine alan ticaret koridoru projeleriyle ekonomik boyut kazandı. Bu hat, yalnızca bir ticaret rotası değil; aynı zamanda Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne alternatif bir jeopolitik hat olarak kurgulandı.
Kırılganlık ortaya çıktı
İran’ın sahadaki direniş ve 40 günün sonunda elde ettiği başarı bu planın teoride kaldığını gösterdi. İran’a dönük doğrudan saldırılar ve buna eşlik eden bölgesel gerilim, söz konusu ticaret ve güvenlik mimarisinin kırılganlığını ortaya çıkardı. Hürmüz Boğazı’nda artan risk primi, tanker sigorta maliyetlerinde yaşanan sıçrama ve sevkiyat sürelerinin uzaması, enerji piyasalarında dalgalanmayı kalıcı hale getirdi. Babülmendeb hattında yaşanan güvenlik zafiyetleri ise Süveyş üzerinden Avrupa’ya uzanan ticaret akışını doğrudan etkiledi.
İran’ın doğrudan askeri kapasitesi kadar, Direniş Ekseni ile birlikte kurduğu asimetrik caydırıcılık da bu denklemde belirleyici oldu. Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler ve Irak’taki yapılar yalnızca askeri birer unsur değil; aynı zamanda deniz yolları ve enerji akışını hedef alabilen bir baskı mekanizması olarak devreye girdi. Bu durum, ABD’nin “sınırlı müdahale, maksimum kontrol” formülünün sahada karşılık bulmadığını gösterdi.
İsrail açısından durum daha karmaşık
İsrail açısından bakıldığında ise tablo daha karmaşık. Tel Aviv yönetimi askeri üstünlüğüne rağmen çok cepheli bir yıpratma savaşına çekildi. Gazze’den Lübnan sınırına, Suriye sahasından İran’a uzanan geniş coğrafyada sürdürülen operasyonlar, İsrail’in güvenlik mimarisinin sürekli yüksek yoğunluklu çatışma üretmeden sürdürülemeyeceğini ortaya koydu. Bu durum, İsrail merkezli bölgesel düzenin sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu.
Ateşkesin ardından başlayan diplomatik süreç yalnızca İran ile ABD arasındaki bir gerilimin yönetilmesi anlamına gelmiyor. Aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’daki rolünü yeniden tanımlama arayışının bir parçası olarak şekilleniyor.
Sonuç olarak ortaya çıkan denklem şu: İran’ı dışlayan, Direniş Ekseni’ni etkisizleştiren ve İsrail’i merkezine alan tek kutuplu bir Ortadoğu düzeni sahada karşılık bulmuyor. Bu gerçek, yalnızca askeri dengelerle değil; enerji güvenliği, ticaret akışları ve bölgesel aktörlerin kapasitesiyle şekilleniyor. Ateşkes geçici olabilir; ancak ortaya çıkan tablo kalıcı bir gerçeğe işaret ediyor.




