CGTN Türk Dış Haberler Servisi
Çin Dışişleri Bakanlığı, Belize Dışişleri Bakanı Francis William Fonseca ile Paraguay İletişim ve Teknoloji Bakanı Gustavo Emigdio Villate Samaniego'ya, Çin'in Taiwan bölgesiyle sözde diplomatik ilişkilerin sürdürülmesini destekledikleri gerekçesiyle yaptırım uygulama kararı, Latin Amerika'daki güç mücadelesini yeniden gözler önüne serdi.
Bu mücadele, Taiwan konusunun çok daha ötesine uzanıyor.
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Batı Yarımküre’yi Washington’ın ayrıcalıklı nüfuz alanı olarak yeniden tanımlarken Çin’in bölgedeki ticari, teknolojik ve stratejik varlığını sınırlandırmayı hedefliyor. Aralık 2025’te yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Monroe Doktrini’nin Trump yorumu olan Donroe Doktrini, açıkça ilan edildi. Belgede, ABD’nin Batı Yarımküre’deki üstünlüğünü yeniden tesis etmesi ve bölge dışındaki rakiplerin stratejik öneme sahip varlıkları kontrol etmesinin önlenmesi hedefleniyor.
ABD'nin 2025 yılında yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde Latin Amerika'da varlığı olan Batı Yarımküre dışı ülkelerden çoğul bir şekilde bahsedilse de kast edilenin Çin olduğu hemen herkesin malumu. ABD, Çin'in Latin Amerika'daki varlığını yalnızca ticari bir rekabet olarak görmüyor, aynı zamanda ülkenin Batı Yarımküre'deki bölgesel üstünlüğünü aşındırabilecek yegane güç olarak konumlandırıyor. Limanlar, enerji şebekeleri, telekomünikasyon altyapısı, kritik mineraller ve dijital ödeme sistemleri Çin ve ABD arasındaki rekabetin başlıca gündemleri arasında. ABD’nin hedefi de Çin’in bölgeye yönelik yatırımlarını sınırlandırmanın yanı sıra Latin Amerika ülkelerinin güvenlik, teknoloji ve finansman tercihlerinde Washington’a daha fazla bağımlı hale gelmesini sağlamak. Ancak Çin’in Latin Amerika’yla kurduğu ekonomik ilişkiler, siyasi baskıyla kısa sürede ortadan kaldırılabilecek ölçekte değil. Son yirmi yılda büyüyen ticaret, bölge ülkelerini Çin’in sanayi ve hammadde tedarik zincirlerine bağladı. Çin’in bölgedeki yatırımları da enerji, altyapı ve otomotiv gibi sektörlere yayıldı.
Çin'in ekonomik ağırlığı Washington'ın planını zorlaştırıyor
Washington’ın stratejisi, Çin’in Latin Amerika ekonomilerindeki konumu nedeniyle önemli sınırlarla karşı karşıya. Çin ile Latin Amerika ve Karayipler arasındaki ticaret 2024’te 500 milyar doların üzerine çıktı. Bölge ülkeleri Çin’e başta tarım ürünleri, madenler ve enerji kaynakları ihraç ederken Çin’den sanayi ürünleri, makine, elektronik ve teknoloji tedarik ediyor. Çin’in Latin Amerika’daki varlığı son yıllarda geleneksel hammadde ticaretinin ötesine de geçti. Enerji şebekeleri, yenilenebilir enerji, elektrikli araç üretimi, limanlar ve dijital altyapı yatırımları, Pekin’in bölgedeki ekonomik ilişkilerini çeşitlendirdi. Bu durum, ABD’nin yalnızca ticari kısıtlamalarla Çin’in etkisini azaltmasını daha da zorlaştırıyor.
ABD hala bölgenin en büyük yatırımcılarından biri fakat aynı ülkeler farklı alanlarda hem ABD hem Çin’le ilişki kuruyor.
Bu rekabetin en somut örneklerinden biri, Peru’daki Chancay Limanı. Liman, Çinli COSCO Shipping’in kontrolünde; Asya ile Güney Amerika arasındaki taşımacılık bağlantılarını güçlendirmeyi amaçlıyor. Limanın önemi yalnızca ticaret maliyetlerini düşürmesinden kaynaklanmıyor; Pasifik üzerinden uzanan lojistik ağlarda Çin’in konumunu da güçlendiriyor. Benzer bir rekabet enerji ve kritik mineraller alanında yaşanıyor. Brezilya’nın enerji şebekelerindeki Çin yatırımları, Şili ve Peru’nun bakır kaynakları ve bölgenin lityum rezervleri, küresel teknoloji ve enerji dönüşümü açısından stratejik önem taşıyor. Washington’ın bu alanlara yönelmesi, Çin’in ekonomik etkisini sınırlandırma hedefinin aynı zamanda geleceğin sanayi ve teknoloji tedarik zincirleri üzerinde söz sahibi olma mücadelesi olduğunu gösteriyor.
Hegemonyayı yeniden kurmak
Eski ABD Başkanı James Monroe tarafından 1823’te ortaya konan Monroe Doktrini, Avrupa güçlerinin Amerika kıtasındaki yeni sömürgeleştirme girişimleri ve müdahalelerine karşı çıkıyordu. ''Müdahale karşıtı'' gibi görünen söz konusu doktrin zaman içerisinde ABD'nin Latin Amerika'da uyguladığı ''arka bahçe'' politikalarının da temelini oluşturdu. 1904’te eski ABD Başkanı Theodore Roosevelt, ABD’nin Latin Amerika ülkelerine müdahale etmesini meşrulaştırmak için Monroe Doktrini’ni genişletti. Bu adım, Roosevelt’in "Sakin konuş ve büyük bir sopa taşı" (speak softly and carry a big stick) dış politikasıyla uyumlu olarak, ''gerek gördüğünde'' ABD'nin Latin Amerika'da askeri gücün kullanılmasını meşrulaştırdı.
Roosevelt'in söz konusu adımlarının bölge ülkelerinde rahatsızlık yaratmasının ardından Washington ''İyi komşuluk politikası''na geçiş yaptı. Bu geçişe kadar ABD Deniz Piyadeleri; 1904'te Dominik Cumhuriyeti'ne, 1911'de Nikaragua'ya ve 1915'te Haiti'ye gönderildi.
Şimdi ise Trump ikinci döneminde Roosevelt'in, ''sakin konuş, büyük sopa taşı'' politikasının sadece ''büyük sopa'' kısmını uygulamakta. Latin Amerika'da açık açık seçimlere müdahale eden Trump yönetimi, müdahale edemediği yerleri de tehdit ve ambargolarla kendi safına çekmeye zorluyor.
2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD’nin Batı Yarımküre’deki nüfuzunu yeniden tesis etmesini temel hedeflerden biri olarak belirliyor. Belgede yalnızca askerî tehditlerden değil, bölge dışındaki güçlerin stratejik varlıkları mülkiyet veya kontrol yoluyla ele geçirmesinden de söz ediliyor. Bu belgeyle beraber Çin’in liman, enerji, iletişim ve lojistik altyapısındaki varlığı, doğrudan ABD’nin ulusal güvenlik yaklaşımının kapsamına alınmış oldu. Bu yaklaşımın önemli bir boyutu da ekonomik araçların dış politika baskısına dönüştürülmesi. Washington; ticaret, finansman, teknoloji transferi, savunma işbirliği ve pazara erişim imkanlarını kullanarak bölge ülkelerini Çin’in sunduğu alternatiflerden uzaklaştırmaya çalışıyor.
Dolayısıyla Trump yönetiminin Monroe Doktrini yorumu, öncelikli olarak Çin’in ticari ilişkilerini kalıcı altyapıya, altyapı yatırımlarını da uzun vadeli siyasi ve ekonomik nüfuza dönüştürmesini önlemeyi amaçlıyor.
Washington’ın yeni ortakları
Latin Amerika’da Trump yanlısı hükümetlerin güç kazanması, ABD’nin bölgesel stratejisi açısından yeni fırsatlar yaratıyor. Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin Washington’la kurduğu yakın ilişki, bu çizginin en belirgin örneklerinden biri. Ancak ABD işbirlikçisi hükümetlerin yükselişi, Çin’le ekonomik ilişkilerin kendiliğinden sona ermesi anlamına gelmiyor.
Milei yönetimi ABD’yle siyasi ve ekonomik yakınlaşmayı öncelik haline getirirken Çin’le ticaret ve finansman ilişkilerini korumak zorunda. Çin’le yürürlükteki para takası düzenlemesi, Arjantin’in döviz rezervleri üzerindeki baskıyı hafifletmek açısından önem taşıdı. Arjantin Merkez Bankası ile Çin Halk Bankası, Ağustos 2026 başında ikili döviz takası (swap) anlaşmasını 5 yıl süreyle yeniledi. Bu örnek, ideolojik yakınlığın ekonomik gerçeklikleri ortadan kaldırmaya yetmediğini ABD açısından gözler önüne serdi.
Washington açısından daha kritik sınav ise Brezilya. 25 Ekim’de yapılacak cumhurbaşkanlığı ikinci turunda mevcut Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ile eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro'nun oğlu Flávio Bolsonaro yarışacak. İlk turda Flávio Bolsonaro yüzde 47,03, Lula ise yüzde 45,16 oy aldı. Böylece Bolsonaro ailesinin yeniden iktidara gelmesi ihtimali, ABD’nin Latin Amerika politikasının geleceği açısından somut bir tartışmaya dönüştü. Flávio Bolsonaro, ABD’yle daha yakın ilişkileri ve Çin’den uzaklaşmayı savunuyor. BRICS’ten ayrılma seçeneğini gündeme getirmesi de bu yaklaşımın en dikkat çekici unsurlarından biri olarak görülüyor. Brezilya seçimleri de işte bu nedenle tüm Latin Amerika'nın hatta Küresel Güney'in geleceği olarak yorumlanıyor. Bu aynı zamanda Brezilya’nın yalnızca Çin’le ilişkilerini değil, Küresel Güney’in çok kutuplu dünya düzeninde daha fazla hareket alanı kazanmak amacıyla kullandığı diplomatik platformları da etkileyecek.
Bununla beraber Çin, Brezilya’nın en önemli ticaret ortağı ve başlıca tarım ürünleri ile hammadde ihracat pazarlarından biri. Çin’le ticaretin sınırlandırılması, Brezilyalı üreticiler ve ihracatçılar açısından doğrudan ekonomik sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle ABD’yle yakınlaşmak isteyen bir Bolsonaro yönetiminin Çin’le ilişkileri ne ölçüde değiştirebileceği, yalnızca siyasi tercihlere değil, ekonomik maliyetlere de bağlı olacak. Financial Times’ın seçim değerlendirmesinde de Flávio Bolsonaro’nun olası zaferinin Brezilya’yı ABD’ye siyasi açıdan yaklaştırabileceği, ancak Çin’le ekonomik bağların devam etmesinin beklendiği vurgulanıyor.
BRICS meselesi
Brezilya’nın BRICS içindeki konumu, ABD’nin Latin Amerika stratejisinin sınırlarını anlamak açısından belirleyici. Platform, Brezilya gibi ülkelerin dış politikalarını yalnızca Washington’la ilişkilerine göre belirlememeleri açısından önemli bir araç. Flávio Bolsonaro’nun BRICS’ten ayrılmayı gündeme getirmesi sembolik bir tartışmanın ötesinde ciddi bir gündem yaratıyor. Böyle bir tercih, Brezilya’nın çok taraflı diplomasi çizgisini değiştirebilir ve ABD’yle ilişkilerinde daha belirgin bir hizalanmaya işaret edebilir. Ancak BRICS üyeliğinin sona ermesi, Çin’le ticaretin veya yatırımların otomatik olarak bitmesi anlamına da gelmeyecek.
Brezilya’nın önündeki asıl mesele, siyasi yakınlaşmanın ekonomik kopuşa dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği. Çin pazarına erişimin korunması, enerji ve altyapı yatırımlarının sürdürülmesi ve tarımsal ihracatın güvence altına alınması, herhangi bir hükümetin ekonomik öncelikleri arasında kalmaya devam edecek. Bu nedenle olası bir Bolsonaro yönetiminin BRICS politikasındaki değişiklikler, Çin’le ilişkilerin bütünüyle kesilmesinden çok, bu ilişkilerin hangi siyasi ve stratejik çerçevede sürdürüleceği üzerinden şekillenebilir.
Belize ve Paraguay’a yönelik yaptırımlar, Washington’ın Monroe Doktrini’ni yeniden yorumlaması ve Brezilya’daki seçim yarışı, Latin Amerika’da büyük güç rekabetinin farklı boyutlarını ortaya koyuyor. Ancak Latin Amerika’nın Washington eliyle ABD ile Çin arasında kesin bir tercih yapmaya zorlanması, Beyaz Saray'ı hedeflerine götürmeyebilir. Çin’in bölgedeki ekonomik ağırlığı, yıllar içinde oluşmuş ticaret ilişkileri ve altyapı yatırımlarıyla destekleniyor.





