“Mukavemet edebiliyorsan masadasın; mukavemet edemiyorsan benimsin.”
Bugünün küresel düzeni, bu cümlenin taşıdığı yalınlık ve sertlik ölçeğinde işlemektedir. İdealler geri çekilmiştir; küresel sahnede reyting kaygısıyla kurgulanan şov niteliğindeki hamleler, nobranlık, kuralsız ve hudutsuz güç kullanımı ile itaati zorlayan bir performans rejimi belirleyici hâle gelmiştir. Uluslararası sistemi, Birleşmiş Milletler dâhil, hukuk ve değerler ekseninde koordine eden bir merkezî akıl sahada görünmemektedir; karar verme, yaptırım ve yön tayini, değerlendirme yapma imtiyazını elinde tutan güç odakları tarafından fiilen tesis edilmektedir.
“Dünya beşten büyüktür” farkındalığı ancak yeni yeni idrak eşiğine yaklaşırken, Amerika Birleşik Devletleri kontrol sınırlarını aşmış bir güç refleksiyle, bir züccaciye dükkânına girmiş fil misali, sistemin kırılgan unsurlarını ardı ardına tahrip etmektedir. Bu tabloda alışagelmiş müttefiklik kalıpları askıya alınmış; diplomasi, düzen kuran asli bir mekanizma vasfını kaybederek manipülasyon ve dezenformasyonun işlevsel bir aracına dönüşmüştür. Diplomatik alanın tamamı, güç projeksiyonuna ve tek taraflı irade beyanına açık bir zeminde yeniden tanımlanmaktadır. Böylece küresel sistem, norm üretimiyle derinleşen bir yapı sergilemek yerine, reflekslerle işleyen ve hiyerarşiyi baskı kapasitesi üzerinden tahkim eden bir güç düzeni üretmektedir.
Bu tabloda Amerika Birleşik Devletleri, yüzyıllık dış politika kodlarını terk ediyormuş izlenimi verse de fiiliyatta yaptığı şey, yerleşik refleksleri yeni maskelerle dolaşıma sokmaktır. Ancak mevcut konjonktürde, bu maskelerin dahi taşıdığı incelik ortadan kalkmıştır. Trump’ın hoyratlığında; söylemdeki nezaket, açıklamalardaki ihtiyat ve hamlelerdeki sabır sahneden çekilmiş, stratejik derinliğin yerini doğrudan baskı almıştır. Washington’un karşısındaki her aktöre yönelttiği soru artık tek ve yalındır: “Direnebiliyor musun?” Yanıt olumluysa müzakere ihtimali doğabilir; olumsuzsa eğer makus sonuç önceden belirlenmiştir.
Daha çarpıcı olan husus, artık meşruiyet üretme çabasının dahi tali bir yük olarak görülmesidir. Medya, diplomasi ve hukuk aygıtları, kararları gerekçelendiren kurucu unsurlar olarak değil, sergilenen gücü paketleyen araçlar olarak devrededir. Esas mesaj son derece açıktır: İtaatsizlik bedel üretir ve bunun dışındaki tüm anlatılar, yalnızca sahneyi düzenleyen bir senaryo işlevi görmektedir.
Bu tablo, Ezop’un çocukluk aklımızı inşa eden masalındaki sahneyi hatırlatır: Kurt suyun başındadır, kuzu aşağıda. Kurt sorar: “Suyu neden bulandırıyorsun?” Kuzu cevap verir: “Sen yukarıdasın, ben aşağıdayım; bu durumda suyu bulandırmam mümkün olamaz.” Cevap verilmiştir; fakat cevabın doğruluğu süreci etkilemez. Zira mesele savunma ya da hak zemininde şekillenmez. Belirleyici olan, gücün önceden kurulmuş konumu ve hedeflediği sonuçtur. Bugünün küresel siyasal alanında da aynı mantık işlemektedir. Aktörlerin kimliği ve gerekçeleri ikincil kalmakta; belirleyici eşik, yalnızca mukavemet kapasitesi olmaktadır. Mukavemet üretilemediği anda, sonuç sistem tarafından çoktan tayin edilmiş durumdadır.
Son erimde Venezuela örneği, bu kadim refleksin en berrak tezahürlerinden biri olarak kayda geçti. Bir devlet başkanının eşi ile kameralar eşliğinde yatak odasından sürüklenerek çıkarılması; bu sahnenin medya manşetlerine “zafer” başlığıyla taşınması; sokaklara ibret afişleri olarak yansıtılması, hızla aşınan küresel hafızada yeni bir norm alanı üretti. ABD için amaç, yalnızca sonuç almak değildi; hafızaya kazınacak bir mesaj üretmekti. Kovboyların, şeriflerin ve yankee mitolojisinin sahnelediği bu gösteri, en az 500 yıllık ‘çökme estetiğinin’ en hudutsuz alanında kuruldu. Bu haddi olmayan, perva malulü cesaretin kaynağı, kuralsızlığın sağladığı görünürlüktü.
Bu aşamada Amerika Birleşik Devletleri, salt müdahale eden bir aktör olarak konumlanmadı; müdahaleyi tüm dünya için istisnasız, görsel bir disipline, siyasal bir mesaja ve açık bir ültimatoma dönüştürdü. Artık yalnızca sonuç dayatılmıyor; sonuç, sahnelenerek öğretiliyordu. Gösterinin kendisi kurala evrildi; görüntü, yaptırımın yerini alan asli enstrüman hâline getirildi.
Bu tablo, küresel siyasetin post-meşruiyet evresine girdiğini gösteriyor. Meşruiyet üretimi, rıza inşası ve hukuki çerçeveleme tali bir işleve çekilmiş durumda artık. Yerine, limitsiz ve hudutsuz gücün doğrudan dili yerleşiyor. Bu dil, ikna aramıyor aksine salt uyum talep ediyor. Gerekçe üretmiyor bilakis sonuç sergiliyor. Böylece hegemonik içgüdü, kurumsal örtülerden arınarak en sade hâliyle sahneye çıkıyor. Yeni düzen, uzlaşıyla genişleyen bir sistem mantığı taşımıyor; mukavemet eşiği üzerinden hiyerarşi kuran bir baskı geometrisi üretiyor.
Uluslararası hukuk, demokrasi, insan hakları gibi kavramlar ya işlevsiz ya da yalnızca dekor olarak kullanılıyor. Venezuela'daki operasyonun ardında milyon dolarlık ödül vaatleri, “narko-terörist” etiketleri, sembolik medya operasyonları, diplomatik destekçilerin “hukuki” alkışları var. Ama asıl motivasyon apaçık: stratejik petrol, doğalgaz, enerji hatları ve yerin altı-üstü fark etmeksizin tüm kaynaklar. Ve bu son olayda görüntü, gerekçeden daha önemli, kurgu hakikatten daha işlevsel…
2026 Ocak ayının ilk haftasında yaşananlar, geleceğe dair vazıh bir muhbir işlevi görmektedir. Ortaya çıkan tablo, bir ülkenin iç meselesi olarak okunabilecek sınırların ötesindedir ve tüm uluslararası sistemin yönelimine ilişkin açık bir işaret üretmektedir. Artık mesele, New York sokaklarında orta çağın teamüllerini çağrıştıran biçimde, boynunda tek bir ip eksik şekilde teşhir edilen bir aktörün akıbetiyle sınırlı değildir. Bu sahne, modern hukukun, insan hakları söyleminin ve diplomatik nezaketin gerisine düşen bir güç dilini ifşa etmektedir. Orta Çağ’da teşhir, yalnızca cezalandırma amacı taşımazdı; asıl işlevi, seyirciye ders vermek, itaatin sınırlarını göstermek ve otoritenin mutlaklığını zihinlere kazımaktı. Bugün yeniden üretilen de tam olarak budur: Yargıdan önce görüntü, hükümden önce ibret...
Asıl mesele, bu yeni mantığın hangi eşiğe kadar ilerleyeceğidir. Zira Venezuela’da sahnelenen tablo, münferit bir sertlik gösterisi değil; yarın başka bir coğrafyada, benzer dekorlar ve benzer rollerle tekrar edebilecek bir şablon üretmektedir. Bu şablon, hukuku askıya alan, meşruiyeti tali gören ve gücü doğrudan teşhir üzerinden kuran bir ders verme teşebbüsüdür. Orta çağ meydanlarında beden üzerinden kurulan ibret düzeni, bugün küresel sahnede görüntü, medya-sosyal medya ve üzerinde çalışılmış sembolik aşağılamalar üzerinden yeniden dolaşıma sokulmaktadır. Değişen yalnızca araçlardır; mantık, otoritenin çıplak gösterisi olarak aynı kalmaktadır.
Bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri, klasik anlamda bir süper güç rolüyle yetinmemekte; bir Hollywood sahnesinde misyon yüklenmiş bir yönetmen gibi davranmaktadır. Hangi aktörün sahne alacağına, kimin alkışlanacağına, kimin görmezden gelineceğine karar veren merkezî irade, oyunun akışını da tek taraflı biçimde tayin etmekte ve tüm dünyaya bu filmi izletmektedir.
Bu metin, tam da bu yeni paradigmayı; tarihsel süreklilik, hukukî aşınma, siyasal pratik ve propaganda mekanizmalarının iç içe geçtiği bir bağlamda analiz etmeyi amaçlamaktadır. Mesele, belirli bir dönemin Amerikan tercihlerinden ibaret değildir. Karşı karşıya olunan şey, küresel sistemin tamamı için işleyen bir mukavemet sınamasıdır.
Hafıza, Tarih ve Siyasal Süreklilik
Üniversite öğrenciliğim sırasında Dünya Tarihi dersleri vesilesiyle Monroe Doktrini ile aynı tarihsel hatta Simon Bolivar ve onun bağımsızlık mücadelesiyle tanışmam, entelektüel hafızamda kalıcı bir iz bıraktı. O yılların idealist öğrenci heyecanıyla Monroe–Bolivar ekseninde kaleme aldığım, bugün geriye dönüp bakıldığında çocuksu fakat samimi bir arayışın ürünü olarak gördüğüm Muhtasar ABD Tarihi başlıklı çalışmayı yayımlama cesareti bulamasam da siyasal tarihin arka planında işleyen ekonomik ve yapısal dinamikleri sezebilmem açısından öğretici bir deneyim sunmuştu.
İlk bakışta sempatik, pragmatik ve yer yer açık biçimde oportünist bir karakter taşıyan Monroe Doktrini ile buna karşılık hegemonik müdahalelere idealist bir özgürleşme dili kuran Bolivarcı romantizmi o yıllarda ayırt edebilmek, bugün bakıldığında benim için önemli bir entelektüel kazanım anlamı taşımaktadır. Bu iki yaklaşım, yalnızca 19. yüzyıl Kuzey ve Latin Amerika tarihine ait refleksler olarak kalmadı; modern dünya siyasetinde süreklilik gösteren iki temel zihniyet tipini temsil eder hâle geldi. İlki, düzen kuran ve bu düzeni kendi lehine tahkim eden hegemonik aklı; ikincisi ise bu tahakküme karşı siyasal özneleşme ve bağımsızlık arayışını ifade etmektedir.
Yaklaşık otuz yıl sonra Monroe Doktrini ile Bolivarcı tahayyülün güncel siyasetin merkezine yeniden yerleşmesi, benim için bu eski entelektüel ilgiyi bugünün koşulları içinde yeniden düşünmeyi gerekli kıldı. Bu yazı, tarih ilminin sunduğu imkânlardan yararlanarak bugünü anlamaya ve yarına dair düşünsel bir zemin kurmaya yönelik zihinsel bir güncelleme teşebbüsü olarak kaleme alınmıştır.
Karşıt İki Siyasal Tahayyül Olarak Bolivarcılık ve Monroe’culuk
Simon Bolivar’ın 19. yüzyılın başında şekillenen siyasal tahayyülü ile ABD’nin beşinci Başkanı James Monroe tarafından ilan edilen Monroe Doktrini, Amerika kıtalarının, özellikle de Latin Amerika’nın siyasal seyrini belirleyen iki karşıt zihniyetin tarihsel ifadesi olarak okunmalıdır. Bolivar, önce Avrupa kaynaklı kolonyal tahakküme, ardından ABD merkezli müdahaleci yönelime karşı bölgesel bağımsızlığı, siyasal egemenliği ve Latin Amerika bütünleşmesini savunan bir özgürleşme ufku inşa etmiştir. Monroe Doktrini ise Amerikan kıtasını ABD’nin doğal etki alanı olarak tanımlayan ve zaman içinde bu çerçeveyi fiilî bir nüfuz düzenine dönüştüren doktriner bir sürekliliği temsil etmektedir.
Bu yazı, Bolivar’cılık ile Monroe’culuk arasındaki yapısal karşıtlığı tarihsel arka planı, güncel yansımalarıyla birlikte ele almaktadır. İnceleme, bu rekabetin Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yeniden sertleşen boyutlarını ve Venezuela merkezli gelişmeleri odak noktasına almaktadır. Yaklaşık iki asır boyunca Amerikan kıtasında farklı biçimlerde varlığını sürdüren bu ikili yapı, günümüzde Rusya, Çin ve Avrupa Birliği’nin Latin Amerika denklemine daha görünür biçimde dâhil olmasıyla yeni bir anlam ve işlev kazanmıştır. “Make America Great Again” söylemi etrafında güncellenen neo-Monroe’cu refleks, Bolivarcı bölgesel bağımsızlık ve bütünleşme tahayyülüyle yeniden doğrudan temas hâline girmiştir.
Yazının temel amacı, Monroe Doktrini’nin tarihsel evrimini ve buna karşı gelişen Bolivarcı ideali, tarihsel köklerinden güncel siyasal yansımalarına uzanan bir hat üzerinde, kuramsal çerçeveler ışığında yoğun fakat berrak bir biçimde ortaya koymaktır. Monroe Doktrini ile Bolivar ve Bolivarcılık üzerine yapılacak kısa ve kavramsal izah, son dönemde yaşanan gelişmelere tarihsel bir perspektif kazandırmayı ve güncel hadiselerin daha sağlıklı okunmasına katkı sunmayı hedeflemektedir.
Savunma İlkesinden Hegemonik Sürekliliğe Monroe Doktrini
Monroe Doktrini, Amerika Birleşik Devletleri’nin beşinci başkanı James Monroe tarafından 1823 yılında Kongre’ye sunulan Yedinci Yıllık Mesaj kapsamında formüle edilmiş doktriner bir dış politika çerçevesidir. Doktrin olma vasfını fazlasıyla taşıyan bu metin, Batı yarımküre’ye (Amerika kıtaları ile Grönland ve çevre adalar dâhil) ilişkin olarak ABD’nin stratejik tahayyülünü, etki alanı algısını ve siyasal konumlanışını tanımlayan ilkeler bütününü ifade etmektedir. Bu yönüyle Monroe Doktrini, Amerikan dış politikasında salt siyasal bir metin olarak kalmamış; yön tayin eden, süreklilik üreten ve tarihsel bağlama göre yeniden anlamlandırılabilen kurucu bir referans noktası işlevi görmüştür.
İlk formülasyonunda doktrin, Avrupa güçlerine yönelik açık bir siyasal uyarı mahiyetinde ortaya çıkmıştır. Batı yarımküre’nin Avrupa müdahalelerine kapalı olduğu ilkesini tesis etmeyi amaçlayan bu çerçeve; Avrupa’nın yeni kolonizasyon girişimlerinin reddi, Avrupalı güçlerin tahakkümünden çıkma çabası içindeki Amerika kıtasındaki halkların ve bağımsız devletlerin iç işlerine dış müdahalenin kabul edilmemesi ve Avrupa ile Amerika kıtalarının ayrı siyasal etki alanları olarak tanımlanması olmak üzere üç temel ilke etrafında şekillenmiştir. Ancak bu ilkeler, sınırlı ve statik bir savunma hattı olarak kalmamış; zaman içinde genişleyerek ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik siyasal, askerî ve ekonomik rolünü tanımlayan daha kapsamlı bir stratejik sürekliliğe evrilmiştir.
Bu dönüşümle birlikte Monroe Doktrini, dış müdahalelere karşı koruyucu bir refleks olmaktan çıkarak, kıta ölçeğinde kurulan bir hiyerarşinin meşruiyet çerçevesi hâline gelmiş; savunma dili yerini düzen kuran ve bu düzeni tahkim eden hegemonik bir pratiğe bırakmış, Latin Amerika’nın kısa sürede ABD için arka bahçe haline dönüşmesinin zeminini oluşturmuştur.
Bu dönüşümün belirleyici eşiği ise 20. yüzyılın başında geliştirilen Roosevelt Eki ile aşılmıştır. Roosevelt Eki, Latin Amerika’daki siyasal istikrarsızlıkları, yönetim zaaflarını ve özellikle dış borç krizlerini ABD müdahalesi açısından düzenleyici bir sorumluluk alanı olarak tanımlamış; böylece Monroe Doktrini’nin fiilî ve icbar eden bir nüfuz ve denetim mekanizmasına dönüştürmüştür. Bu aşamada doktrin, Avrupa’nın Amerika kıtalarına dönüşünü engelleyen bir sınır çizgisi olmanın ötesine geçerek, gayet sinsice ABD’nin kendisini bölgesel düzenin kurucu ve sürdürücüsü olarak konumlandırmasının teorik zeminini sağlamıştır.
Soğuk Savaş döneminde Monroe Doktrini, bu kez komünizmi çevreleme stratejisinin bölgesel ayağı olarak yeniden anlamlandırılmıştır. Küba’dan Şili’ye, Nikaragua’dan Guatemala’ya uzanan geniş coğrafyada askerî darbeler, örtülü operasyonlar ve rejim mühendisliği girişimleri, Batı yarımküre’nin ideolojik bütünlüğünü koruma söylemi çerçevesinde meşrulaştırılmış ve hususen doktrin, jeopolitik bir yönelim olmanın ötesine çıkmış; aynı zamanda ideolojik ayıklama ve siyasal hiyerarşi üretme aracı olarak işlev görmüştür.
21. yüzyıla gelindiğinde Monroe Doktrini, küresel güç rekabetinin sertleşmesiyle birlikte yeni bir içerikle yeniden gündeme taşınmıştır. Bu evrede doktrinin yönelimi, Avrupa merkezli tehdit algısının ötesine geçerek Çin ve Rusya gibi yükselen küresel aktörlere doğru genişlemiştir. Özellikle Donald Trump döneminde Monroe Doktrini, örtük bir arka plan referansı olma vasfının da üstüne çıkarak, doğrudan ve sert bir siyasal dile kavuşmuştur. Trump yönetimi, Latin Amerika’yı ABD’nin doğal etki alanı olarak tanımlayan yaklaşımı yeniden canlandırmakla yetinmemiş; bu hattı müdahaleci ve sahiplenici bir retorikle ileri taşıyarak bölgeyi fiilî bir tasarruf alanı gibi konumlandıran bir bakış açısını görünür kılmıştır. Bu bağlamda Monroe’culuk, güncel jeopolitik rekabetin pasif bir referansı olmaktan çıkarak aktif ve işlevsel bir siyasal enstrümana dönüşmüştür.
Monroe Doktrini, sabit bir metin olarak okunabilecek sınırların ötesindedir. Doktrin, tarihsel bağlama göre farklı içeriklerle yeniden doldurulan; ancak temel yönelimini ve hegemonik refleksini muhafaza eden bir stratejik süreklilik hattı üretmektedir. Tam da bu esnek ve dönüştürülebilir niteliği sayesinde Monroe Doktrini, iki yüzyılı aşan zaman dilimi boyunca ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik siyasal tahayyülünün ana referans eksenlerinden biri olmayı sürdürmüştür.
Tam da bu noktada Monroe Doktrini’ne dair sözü hitama erdirmek gerekir: Monroe Doktrini, ABD’nin küresel siyasette benimsediği iktidar pratiğinin ilk sistematik formülasyonudur. Bu doktrin, ABD’ye gücün hangi ilkelere dayanarak kullanılacağını, müdahalenin hangi dil üzerinden meşrulaştırılacağını ve ahlâkî söylemin stratejik hedeflerle nasıl bütünleştirileceğini öğreten kurucu bir siyasal çerçeve sunmuştur. Müdahale, bu zihniyet içinde düzen kurmanın, düzeni sürdürmenin ve siyasal alanı yeniden biçimlendirmenin asli yöntemi olarak tanımlanmıştır. Demokrasi, özgürlük ve düzen kavramları, bu andan itibaren Amerikan çıkarlarının genişlemesini ve tahkim edilmesini sağlayan işlevsel bir siyasal dil hâline gelmiştir. Monroe Doktrini, ABD’nin kendisini koruyucu, hakem ve düzen kurucu bir özne olarak konumlandırdığı; diğer toplumları ise bu düzenin içinde yönlendirilecek, dönüştürülecek ve yeniden yapılandırılacak siyasal alanlar olarak tasavvur ettiği bir dünya görüşünü kurumsallaştırmıştır. Bu bakımdan doktrin, sonraki yüzyıllarda “koruma”, “istikrar” ve “demokrasi” başlıkları altında yürütülen müdahaleci pratiklerin zihinsel mimarisini önceden kuran, süreklilik kazanmış bir siyasal karakterin ilanı niteliğini taşır.
Bolivar ve Bolivarcılığın Tarihçesi
Simon Bolivar, 1783 yılında Caracas’ta doğmuştur. Avrupa’da aldığı aydınlanmacı eğitim, özellikle Rousseau ve Montesquieu etkisiyle şekillenen siyasal düşüncesini Latin Amerika’nın somut tarihsel koşullarıyla meczederek özgün bir bağımsızlık tahayyülü üretmesine imkân sağlamıştır. Bolivar’a göre Latin Amerika’nın temel meselesi, yalnızca İspanyol sömürgeciliği değildir; asıl sorun, parçalanmış siyasal yapı, yerel elitlerin çıkar odaklı tutumları ve dış güçlerin bu kırılganlığı sürekli istismar edebilme kapasitesidir. Bu nedenle bağımsızlığın kalıcılığı, siyasal birlik fikrine bağlanmıştır. “Özgürlük ancak düzen ve birlikle korunabilir” düşüncesi, onun siyasal ufkunun merkezinde yer almıştır.
Bolivar, karizmatik bir tarihsel figür olmanın ötesinde, siyasal düşüncesini sahada sınayan ve somutlaştıran bir aktördür. Savaş kazanmış, devletler kurmuş, bölgesel birlik girişimlerinde bulunmuş, anayasal modeller önermiş ve dış müdahalelere karşı kolektif bir siyaset tasarlamıştır. Venezuela, Yeni Granada (Kolombiya), Ekvador, Peru ve Bolivya’nın İspanyol hâkimiyetinden kurtulmasında belirleyici rol oynamış; askeri başarıyı siyasal bir projeyle tamamlamaya çalışmıştır.
Bu çerçevede Bolivar, bağımsızlığın ancak kıtasal ölçekte bir dayanışma ile sürdürülebileceğini savunmuştur. 1826 tarihli Panama Kongresi girişimi, ortak savunma, müşterek siyasal irade ve bölgesel koordinasyon arayışının somut ifadesi olarak tarihe geçmiştir. Bolivar, tek merkezli bir yönetim modeli önermemiş; Latin Amerika’daki dağınık cumhuriyetlerin gevşek fakat dayanışmacı bir konfederasyon çatısı altında buluşmasını hedeflemiştir.
Zamanla Bolivarcılık, romantik ve karizmatik bir liderin tarihsel mirası olmaktan çıkarak Latin Amerika’da dış müdahalelere karşı egemenlik vurgusunu, doğal kaynaklar üzerindeki tasarruf hakkını ve bölgesel bütünleşmeyi önceleyen siyasal bir dile dönüşmüştür. 21. yüzyılın başında Hugo Chavez’in “Bolivarcı Devrim” söylemiyle bu miras yeniden güncellenmiş; Bolivarcılık, Venezuela merkezli yeni bir bölgesel bloklaşma arayışının ve ABD’nin yarımküre tahayyülüne karşı geliştirilen direniş anlatısının ideolojik referans çerçevesi hâline gelmiştir.
Monroe’culuğun Hegemonik Kurumsallaşması ve Bolivarcı Tepkinin Tarihsel Seyri
Monroe Doktrini, 1823’te ilan edildiği bağlamda Avrupa monarşilerinin Yeni Dünya’ya müdahalesini sınırlamayı hedefleyen savunmacı bir ilke görünümü taşımıştır. Ancak bu çerçeve kısa sürede, ABD’nin Amerika kıtalarındaki üstünlük iddiasını normatif bir zemine oturtan ideolojik bir referansa dönüşmüştür. “Amerika Amerikalılarındır” söylemi, yüzeyde anti-kolonyal bir içerik sunsa da pratikte kıtanın siyasal kaderini tayin etme yetkisinin ABD tarafından tek taraflı biçimde sahiplenilmesini meşrulaştıran bir dil üretmiştir. Böylece doktrin, Avrupa kolonizasyonuna karşı bir savunma hattı olmaktan çıkarak, ABD merkezli hiyerarşik bir düzen tasavvurunun öncülü hâline gelmiştir.
19. yüzyılın ortalarından itibaren doktrinin yorumu giderek genişlemiş; yalnızca mevcut tehditlere karşı değil, muhtemel meydan okumaları da önleyici müdahalelerle bertaraf etmeyi meşru gören bir anlayış yerleşmiştir. Bu genişletici yorum, ABD’yi kıta ölçeğinde ayrıcalıklı bir konuma taşırken, Latin Amerika’yı doğal bir etki alanı statüsüne indirgemiştir. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde Washington’un bölgeye ilişkin dili, örtük ima düzeyini aşarak açık bir hegemonya iddiası taşımaya başlamıştır.
20. yüzyıl başında Roosevelt Eki ile bu yönelim kurumsal bir müdahalecilik ilkesine kavuşmuştur. Siyasal istikrarsızlık, mali kriz veya “yanlış yönetim” gerekçeleri, doğrudan müdahale zemini olarak kabul edilmiş; doktrin fiilî bir denetim ve düzenleme aracına dönüşmüştür. Karayipler ve Orta Amerika’daki askerî müdahaleler, bu yaklaşımın sahadaki tezahürleri olmuştur. ABD’nin “büyük ağabey” rolü, bölgeyle kurulan ilişkinin temel karakterini belirlemiştir.
Soğuk Savaş yıllarında Monroe’culuk, ideolojik bir içerikle yeniden anlamlandırılmıştır. Avrupa monarşilerinin yerini Sovyetler Birliği almış; Latin Amerika, komünizmin yayılmasına karşı korunması gereken bir cephe olarak kodlanmıştır. Bu dönemde darbeler, örtülü operasyonlar ve rejim mühendisliği girişimleri, Batı Yarımküre’nin ideolojik bütünlüğünü muhafaza etme söylemi altında meşrulaştırılmıştır. Doktrin, bu aşamada jeopolitik bir yönelim olmanın ötesine geçerek yerel egemenlikleri ikincilleştiren bir hiyerarşi üretim mekanizması işlevi görmüştür.
1980’lerde Reagan Doktrini ile bu çizgi daha da sertleşmiş; Latin Amerika’da sol eğilimli yönetimlere karşı paramiliter yapılar, vekâlet savaşları ve ekonomik baskılar devreye sokulmuştur. Farklı gerekçelerle sürdürülen bu müdahaleler, ABD’nin bölgeyi kendi arka plan alanı olarak gören refleksinin sürekliliğini ortaya koymuştur.
Bu hegemonik sürekliliğe karşı Latin Amerika’da Bolivarcı düşünce, farklı dönemlerde yeniden canlanmıştır. 20. yüzyıl boyunca ABD müdahaleciliğine karşı geliştirilen söylemler, sıklıkla Bolivar’ın mirasına referansla şekillenmiştir. Ancak Bolivarcılığın doğrudan siyasal bir projeye dönüşmesi, 21. yüzyıl başında Venezuela merkezli olarak gerçekleşmiştir. Hugo Chavez liderliğinde geliştirilen “Bolivarcı Devrim” söylemi, birlik, egemenlik ve dış müdahaleye direnç fikrini çağdaş bir siyasal programa dönüştürmeyi hedeflemiştir. Bu yeni Bolivarcı dalga, ulusal sınırların ötesinde bölgesel ölçekte de ABD merkezli düzen tasavvuruna alternatif bir yönelim üretmiştir. Doğal kaynaklar üzerindeki tasarruf hakkı, sosyal adalet vurgusu ve çok kutuplu uluslararası sistem arayışı, bu yaklaşımın temel dayanaklarını oluşturmuştur. Bu doğrultuda geliştirilen bölgesel iş birlikleri, Bolivarcı tahayyülün güncellenmiş bir ifadesi olarak okunmalıdır.
Sonuç olarak Monroe Doktrini ile Bolivarcı idealler arasındaki karşıtlık, tarihsel figürlerin ötesinde iki farklı düzen anlayışını temsil etmektedir. İlki, düzen kuran ve bu düzeni kendi lehine tahkim eden hegemonik aklı; ikincisi ise bu tahakküme karşı egemenlik, birlik ve siyasal özneleşme arayışını ifade etmektedir. Günümüzde Latin Amerika’da yaşanan gelişmeler, bu iki zihniyet arasındaki tarihsel mücadelenin yeni bir evreye taşındığını göstermektedir.
Monroe–Bolívar Çatışmasının Tarihsel Kodları
Monroe’cu ve Bolivarcı karşıtlık, iki siyasal figür ya da iki dönemsel dış politika yaklaşımı arasındaki gerilimin ötesinde, Yeni Dünya’nın sömürge sonrası düzen arayışında ortaya çıkan derin bir hafıza çatlağının ifadesidir. Avrupa sömürgeciliğinin geri çekildiği her coğrafyada görülen yapısal boşluk, Amerika kıtasında da benzer bir güç ve meşruiyet mücadelesini tetiklemiştir. Osmanlı sonrası Kuzey Afrika, Orta Doğu’da veya Balkanlar’da yaşananlara benzer biçimde, Latin Amerika’da da imparatorluk sonrası dönem, yeni aktörlerin düzen kurma ve yön tayin etme girişimleriyle şekillenmiştir. Bu bağlamda Monroe’culuk, boşluğu doldurma iddiası taşıyan bir düzen kurma refleksi olarak ortaya çıkarken; Bolivarcılık, bu düzenin yerli halklar adına yeniden tanımlanması talebini temsil etmiştir.
Amerikan kıtasında şekillenen bu gerilim, bir yanda genç bir devletin (ABD) kendisini kıtanın doğal hamisi olarak konumlandırma eğilimiyle, diğer yanda uzun sömürge yüzyıllarından çıkan toplumların bağımsızlığı yalnızca hukuken değil, zihinsel ve siyasal düzeyde de tahkim etme arzusunun karşı karşıya gelişidir. Monroe’cu tahayyül, kıtayı dış müdahalelere kapalı bir alan olarak tanımlarken, bu kapalılığı fiilen kendi denetimi altında yeniden üretmiştir. Bolivarcı tahayyül ise aynı coğrafyayı çok merkezli, eşitler arası ve dış tahakkümden arınmış bir siyasal alan olarak kurma idealini taşımıştır. Aradaki fark, söylemden çok tarihsel tecrübelerin farklılığıyla açıklanabilir.
Bu noktada belirleyici unsur, aktörlerin taşıdığı kolektif hafızadır. Bir tarafta, kısa bir geçmişe rağmen hızla güç biriktiren ve bu gücü düzen kurma yetkisiyle ilişkilendiren bir özgüven; diğer tarafta ise sömürge idaresinin idari, ekonomik ve kültürel baskılarını doğrudan tecrübe etmiş toplumların geliştirdiği derin bir ihtiyat ve direnç refleksi bulunmaktadır. Monroe’culuk, düzeni dışarıdan tanımlayan bir aklın ürünü iken; Bolivarcılık, düzeni içeriden kurma iddiasının ifadesidir. Bu nedenle çatışma, çıkarların ötesinde hafızaların ve tecrübelerin çatışmasıdır.
1820’lerin başında Avrupa güçleri Latin Amerika’daki gelişmeleri tehditkâr bir isyan dalgası olarak algılarken, bölgedeki kurtuluş hareketleri aynı süreci tarihsel bir fırsat penceresi olarak değerlendirmiştir. Bu dönemde Avrupa monarşilerinin geri dönüş ihtimaline karşı caydırıcılık arayışı ile kıta dışı deniz gücüne duyulan örtük güvenin bir arada var olması, Latin Amerika’daki bağımsızlık bilincinin henüz tamamlanmamış karakterini yansıtmaktadır. Bu muğlaklık, Monroe’cu söylemin yarattığı belirsizlikle birleşerek uzun vadeli bir gerilim hattı üretmiştir.
Bu tarihsel miras, günümüze taşınırken biçim değiştirmiş; ancak özünü muhafaza etmiştir. Bugün Amerika kıtasında yaşanan her egemenlik tartışması, her müdahale algısı ve her bağımsızlık vurgusu, bu iki asırlık hafızanın içinden konuşmaktadır. Monroe’culuk kendisini düzen kurucu bir zorunluluk olarak yeniden üretirken, Bolivarcı refleks her yeni nüfuz hamlesini geçmişin devamı olarak okuma eğilimini sürdürmektedir. Bu nedenle güncel çatışmalar, anlık politik tercihlerden çok, tarihsel olarak şekillenmiş iki farklı dünya tasavvurunun hâlâ uzlaşamayan sınırlarını temsil etmektedir.
Realist bir perspektiften bakıldığında Monroe–Bolivar dualitesi, ahlâkî ya da ideolojik bir tartışmadan ziyade güç boşluklarının nasıl doldurulduğuna ilişkin klasik bir siyasal fizik problemidir. Uluslararası sistem, uzun süre sahipsiz alanlar üretmez; geri çekilen her güç, yerini dolduracak yeni bir aktörü davet eder. Avrupa imparatorluklarının Amerikan kıtasından çekilmesi, Osmanlı’nın çekilmek zorunda kaldığı alanlar misali bu anlamda özgürlük alanı değil, bir çekim boşluğu yaratmıştır.
Bu çerçevede Monroe’cu duruş, idealist bir bildiriden çok, genç bir devletin kendi yakın çevresini güvence altına alma hamlesi olarak okunabilir. Ne var ki metnin açıkça ifade ettikleri ile fiilen murat ettikleri arasında, açık bir tenakuzdan söz etmeyi mümkün kılan bir mesafe bulunmaktadır. Avrupa güç siyasetinden uzak durma iddiası, uygulamada Avrupa tarzı bir etki alanı inşasını dışlamamış; bilakis daha erken, daha kontrollü ve daha tek taraflı bir nüfuz stratejisini mümkün kılmıştır. Söylem düzeyinde “koruma” vurgusu öne çıkarken, pratikte tesis edilen şey tahkim edilmiş bir üstünlük düzenidir. Devletler beyan ettikleri niyetlerle değil, sahip oldukları kapasiteyle ve kritik anlarda verdikleri reflekslerle tanımlanır.
Bolivarcılık ise bu güç yoğunlaşmasına karşı geliştirilen romantik bir ideoloji olarak değil varoluşsal bir denge refleksi olarak da okunmalıdır. Dağınık yapıların birleşerek caydırıcılık üretme arayışı, Bolivar’ın birlik ve dayanışma fikrinin temelini oluşturur. Bu yönüyle Bolivarcı tahayyül, büyük güç rekabetinde edilgen bir alan olmaktan çok bölgesel bir özne üretme çabasıdır. İç bütünlüğü zayıf ve ortak tehdit algısı kırılgan yapılar, uzun vadeli baskılara direnç üretmekte zorlanır.
Zamanın güç yoğunlaşmasının lehine işlemesi, bu gerilimin seyrini büyük ölçüde belirlemiştir. Güç arttıkça etki alanı genişlemiş; etki alanı genişledikçe normatif söylem daha kapsayıcı fakat daha muğlak hâle gelmiştir. Günümüzde değişen, yalnızca aktörlerin dili ve rakiplerin adıdır. Küresel rekabet sertleştikçe büyük güçler kendi yakın çevrelerini daha sıkı kontrol etme eğilimine yönelmiştir. Latin Amerika’nın her kriz döneminde yeniden stratejik bir önem kazanması, bu yapısal gerçekliğin doğal sonucudur.
Bu denklemde Bolivarcı aktörlerin alternatif ittifak arayışları, ideolojik savrulmadan çok yapısal bir savunma refleksi olarak değerlendirilmelidir. Büyük bir gücün baskısını dengelemek amacıyla başka güçlerle temas kurmak, sistemin mantığıyla uyumlu bir davranıştır. Bu nedenle Monroe–Bolivar gerilimi, ahlâk ile çıkarın değil, iki farklı güç konsolidasyon modelinin çatışmasını yansıtmaktadır.
Son tahlilde bu karşıtlık; Kuzey Amerika ile Latin Amerika arasındaki mesafe, aynı zamanda farklı tarihsel hafızalarla şekillenmiş iki ayrı medeniyet havzasına işaret eder. Dil, kültür, din, mezhep, toplumsal örgütlenme ve siyasal tecrübe farkları, bu hattı kalıcı kılan unsurlardır. Monroe–Bolivar çatışması, bu derin kültürel ve tarihsel mesafenin siyasal düzlemdeki yansıması olarak varlığını sürdürmektedir.
Bu çerçevede, Samuel P. Huntington’ın medeniyet temelli okuması, Monroe’culuğun arka planındaki kültürel kodları görünür kılmaya yardımcı olacaktır. Anglo-Amerikan dünya, tarihsel olarak bireycilik, Protestan ahlâkı, kurumsal süreklilik ve hukuk merkezli bir siyasal kültür üretmiştir. Latin Amerika ise Katolik-Hispanik mirasın şekillendirdiği, daha kolektif, daha hiyerarşik ve tarihsel travmaları yoğun bir toplumsal dokuya sahiptir. Bu iki medeniyet alanı, karşılıklı etkileşim içinde bulunmuş; ancak aynı kimlik dairesi içinde erimemiştir. Yine bu kültürel ayrışma, Monroe Doktrini’nin yalnızca dış politik bir ilke olarak okunmasını yetersiz kılar. Doktrin aynı zamanda bir medeniyet sınırı çizme refleksi üretmiştir. Kıtanın “korunması” söylemi, coğrafi güvenlik kaygısının ötesinde, Anglo-Amerikan dünyanın kendi kültürel çekirdeğini muhafaza etme iradesini yansıtır. Bu refleks, Avrupa güçleriyle sınırlı kalmamış; farklı tarihsel ve kültürel havzalara karşı da mesafe koyan bir bilinç üretmiştir.
Zamanla bu bilinç yalnızca dışarıya dönük bir siyaset olmaktan çıkmış, iç toplumsal dönüşümlerle de temas hâline girmiştir. Latin Amerika kökenli nüfusun ABD toplumundaki artan ağırlığı (%30+), iki kültürel dünyanın artık yalnızca sınırda değil, toplumun iç dokusunda da karşılaşması anlamına gelmektedir. Dil, kimlik ve aidiyet tartışmalarının yoğunlaşması, dış politika ile iç politika arasındaki geçirgenliği artırmış; dışarıya karşı kurulan sınır, içeride daha keskin bir şekilde görünür hâle gelmiştir.
Latin Amerika cephesinde bu kültürel mesafe bilinci, Bolivarcı söylemle karşılık bulur. Bolivar’ın birlik vurgusu, yalnızca siyasal bağımsızlık çağrısı değildir; ortak tarihsel ve kültürel kader fikrini kurar. “Vatanların birliği” düşüncesi, dış tahakküme direnme iradesini ve kültürel öznenin sürekliliğini birlikte taşır. Bu nedenle Bolivarcılık, Anglo-Amerikan merkeze karşı Latin dünyaya özgü tarih, dil ve hafıza iddiasını açık biçimde ifade eder.
Bu bakış, Monroe–Bolivar gerilimini iki rakip politika setinden ziyade, iki farklı medeniyet sürekliliğinin temas noktası olarak ele alır. Bir tarafta kültürel çekirdeğini muhafaza ederek genişleyen bir merkez; diğer tarafta parçalanmış bir coğrafyada ortak kimlik ve kader bilinci üretme çabası yer alır. Bu temas noktası zaman zaman yumuşar, zaman zaman sertleşir; fakat sürekliliğini korur.
Tarihsel bağlamda 19. yüzyıl, denizlerde İngiliz üstünlüğünün belirleyici olduğu; ABD’nin ise yükselen bir güç olarak kendi yarıküresini tek başına şekillendirme arzusunu taşıdığı bir evreyi temsil eder. Washington yönetimi bu dönemde Avrupa güç siyasetinden mesafe alarak Latin Amerika’yı kendi nüfuz alanı olarak tanımlamıştır. Bu tutum, küresel merkez olmaya giden bir gücün bölgesel merkez kurma girişimi niteliği taşımıştır.
Soğuk Savaş döneminde iki merkezli yapı oluşmuş; ancak bu durum ABD’nin kendi yarıküresindeki üstünlüğünü sınırlamamıştır. Sovyetler Birliği, Küba örneği dışında bölgede kalıcı bir varlık üretememiş; Latin Amerika büyük ölçüde Washington açısından rakipsiz bir etki alanı olarak kalmıştır.
1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan tek merkezli yapı, Monroe Doktrini’ni bir süre geri plana itmiştir. Bu dönemde Latin Amerika ile ilişkiler ortaklık ve kalkınma dili üzerinden kurulmuş; eşitlik vurgusu öne çıkarılmıştır. Bu söylem, tek merkezli sistemin sağladığı özgüven ortamının bir yansımasıdır.
Küresel güç dağılımı değiştikçe bu yaklaşım yerini daha sert reflekslere bırakmıştır. Çin’in ekonomik yayılımı ve Rusya’nın askerî-siyasal temasları, çok merkezli düzenin belirginleşmesini hızlandırmış; ABD’nin bölgesel hassasiyetlerini yeniden canlandırmıştır. Monroe’culuğun 21. yüzyıldaki geri dönüşü, Washington’un küresel üstünlük algısındaki aşınmayla doğrudan ilişkilidir.
Pekin’in Panama Kanalı hamleleri ve Venezuela başta olmak üzere Latin Amerika kaynaklarına yönelmesi ve Moskova’nın Küba ile Venezuela üzerinden geliştirdiği ilişkiler, ABD açısından arka bahçesinde doğrudan bir meydan okuma olarak algılanmıştır. Bu aşamada Monroe Doktrini, Avrupalı güçlere yönelik tarihsel uyarı olmaktan çıkarak küresel rakiplere dönük bir sınır çizgisine dönüştürülmüştür. Trump döneminde bu dönüşüm açık bir siyasal dile kavuşmuş; yaptırımlar ve sert söylemler, ABD’nin yeniden hegemonik rol üstlenme iradesinin göstergeleri hâline gelmiştir.
Buna karşılık Venezuela ve Küba gibi aktörler, çok merkezli yapının sunduğu manevra alanını kullanarak Çin ve Rusya ile ilişkiler geliştirmeye yönelmiştir. Bu tercihler, ideolojik savrulmadan çok egemenlik ve rejim güvenliği arayışının uzantısıdır. Karşı dengeleme çabaları, sistemin sunduğu imkânlar çerçevesinde şekillenen rasyonel savunma refleksleri olarak okunmalıdır.
Trump ve Monroe’culuğun İhtişamlı Geri Dönüşü
Bu dönemde Washington yönetimi; Küba, Venezuela, Kolombiya ve Nikaragua’yı tekil dosyalar olarak değil, ortak bir tehdit kümesi içinde ele almıştır. Yaptırımlar, diplomatik baskı ve rejim değişikliği imaları eş zamanlı biçimde devreye sokulmuş; Venezuela bu stratejinin merkezî örneği hâline gelmiştir. Enerji kaynakları, Çin ve Rusya ile kurulan temaslar ve ideolojik konumlanma, Caracas yönetimini doğrudan hedef tahtasına yerleştirmiştir. Muhalefetin tanınması, ekonomik abluka ve askerî seçenek vurgusu, güncellenmiş Monroe’cu araç setinin başlıca unsurları olarak kullanılmıştır.
Trump başkanlığı, Amerikan dış politikasında uzun süredir derinde varlığını koruyan, ancak bir dönem örtük kalan Monroe’cu refleksin açık ve sert bir siyasal dile kavuştuğu bir evreyi temsil eder. “America First” söylemi, Batı yarımküreyi yeniden ayrıcalıklı bir etki alanı olarak tanımlamış; Latin Amerika’yı ABD güvenliğinin doğal uzantısı kabul eden klasik hemisferik bakışı güncel bir siyasal dile tercüme etmiştir. Hemisferik bakış, Amerika kıtalarını müstakil bir güvenlik ve nüfuz havzası olarak görür; kıta dışı güçlerin bu alandaki varlığını olağan dışı ve tehditkâr kabul eder ve ABD’ye Batı yarımküre de düzen kurucu sınır çizici bir rol atfeder.
Trump dönemi yaklaşımı dış politika ile sınırlı kalmamış; göç, uyuşturucu ve sınır güvenliği başlıkları Latin Amerika siyasetinin ayrılmaz bileşenleri hâline gelmiş ve getirilmiştir. Duvar söylemi, göçmen kervanları ve kartel vurgusu, hemisferik güvenlik anlayışını iç siyasal mobilizasyonla birleştirmiştir. Böylece Monroe’culuk, dış politika ilkesi olmanın ötesine geçerek kimlik ve güvenlik eksenli bir iç siyasal dile eklemlenmiştir.
Bu sertleşme, uluslararası hukuk ve müttefik ilişkileri bakımından belirgin gerilimler üretmiştir. Venezuela liderliğine yöneltilen suçlamalar, ödül ilanları ve örtük operasyon iddiaları, egemenlik ve kuvvet kullanımı tartışmalarını derinleştirmiş; Avrupa başkentleri sürece temkinli bir mesafeyle yaklaşarak açık destekten kaçınmıştır. Ortaya çıkan tablo, Trump dönemi Monroe’culuğunun yalnızca rakipleri değil, müttefikleri de zorlayan ve tehdit eden bir siyasal çerçeve inşa ettiğini göstermiştir.
SONUÇ:
Günümüzde Trump üzerinden yeni bir boyut kazanan Monroe Doktrini ile Bolivarcılık arasındaki ilişki, klasik bir satranç karşılaşmasından çok, birbirini sürekli biçimde üreten ve dönüştüren bir tarihsel etkileşim alanı olarak okunmalıdır. Bu iki çizgi, doğrudan bir cepheleşme içinde olmaktan ziyade, birbirinin varlık koşullarını besleyerek ilerlemiştir. Monroe’cu düzen tahayyülü, hiyerarşik bir alan tanımı üretmiş; Bolivarcı arayış ise tam da bu hiyerarşinin yarattığı baskıdan beslenerek siyasal bir özneleşme iddiası geliştirmiştir. Aynı şekilde Bolivarcı hamleler, Monroe’cu refleksi sürekli diri tutan bir meydan okuma işlevi görmüştür. Bu nedenle mesele, iki doktrinin çatışmasından çok, biri baskın diğeri alternatif iki tarihsel anlatının eşzamanlı akışıdır. Monroe’cu yaklaşım, ABD’nin evrensellik iddiası ile jeopolitik çıkarlarını birleştiren müdahaleci bir siyasal kültür üretmiştir. Bu kültür, Latin Amerika’yı uzun süre ABD merkezli bir ekonomik ve siyasal düzen içinde tutmayı hedeflemiştir. Bolivarcı yaklaşım ise sömürgecilik tecrübesinin ve dışlanmışlık hafızasının içinden yükselen, egemenlik ve kolektif özne olma talebini merkeze alan bir karşı anlatı kurmuştur. Bu iki yönelim arasındaki gerilim, klasik anlamda simetrik bir çatışma üretmemiş; ancak hegemonya ile karşı-hegemonya arasındaki mücadele biçiminde süreklilik kazanmıştır. Hegemonik düzen, karşı anlatı ortaya çıktığında görünür hâle gelir; karşı anlatı da kendini ancak hegemonik çerçeveye temas ederek tanımlar.
Bugün gelinen noktada Monroe Doktrini’nin dayandığı tek merkezli hemisferik düzen ciddi biçimde sorgulanmaktadır. Küresel güç dağılımı değiştikçe, Monroe’cu refleks de daha esnek ve daha sert biçimleri aynı anda üretmek zorunda kalmaktadır. Latin Amerika ülkelerinin Çin ve Rusya gibi aktörlerle ilişkilerini derinleştirmesi, ABD’nin bölge üzerindeki tekel algısını zorlamış; Washington’u zaman zaman çok taraflı söylemlere yöneltmiştir. Buna rağmen stratejik belgelerde Latin Amerika’nın hâlâ ayrıcalıklı bir etki alanı olarak kodlandığı görülmektedir. Bu durum, Monroe’cu zihniyetin biçim değiştirerek varlığını sürdürdüğünü göstermektedir.
Öte yandan Bolivarcı dalganın da kesintisiz bir yükseliş içinde olduğu söylenemez. İç siyasal kırılganlıklar, ekonomik krizler ve dış baskılar Bolivarcı projeleri zorlamaktadır. Buna rağmen bölgesel özne olma bilinci bir kez üretildikten sonra kolayca ortadan kalkmamaktadır. Latin Amerika toplumları, sömürü ve dayanışma tecrübelerinin iç içe geçtiği bir tarihsel bilinç taşımaktadır. Bu bilinç, geri çekildiği dönemler olsa da uygun koşullarda Bolivarcı idealizm üzerinden yeniden siyasal dile kavuşmaktadır.
Kuramsal açıdan bakıldığında Monroe Doktrini ile Bolivarcılık, hegemonya teorisi, postkolonyal düşünce ve uluslararası ilişkiler kesişiminde önemli sonuçlar üretmektedir. Hegemonya hiçbir zaman mutlak bir hâkimiyet biçimi değildir; karşı anlatılar her zaman ortaya çıkar. Çevre, edilgen bir alan olmaktan ibaret değildir; kendi alternatif merkezini üretme kapasitesine sahiptir. Ayrıca medeniyet ve değer söylemleri çoğu zaman jeopolitik çıkarların taşıyıcı dili olarak işlev görür. Monroe’cu söylem düzen ve koruma vurgusu yaparken, Bolivarcı söylem aynı dili egemenlik ve bağımsızlık talebiyle karşılamıştır.
Son tahlilde Monroe Doktrini ile Bolivarcılık, aynı tarihsel satıh üzerinde konuşan iki farklı anlatıdır. Biri gücün hak iddiasını, diğeri ise baskı karşısında özne olma arayışını temsil etmektedir. Bu iki anlatı, doğrudan uzlaşmasalar da birbirlerinin seyrini etkilemeye devam etmektedir. 21. yüzyılın küresel düzeni şekillenirken ve ABD; iştihasını tatmin etmeye çalışırken, aksine Latin Amerika da bu paralel hatlar arasında kendi yolunu aramayı sürdürecektir.
Bu çerçevede metnin başında vurgulanan mukavemet kavramı, retorik bir tercih olarak algılanmamalıdır. Aksine uluslararası sistemin işleyişine dair açıklayıcı bir analitik ölçüttür. Monroe Doktrini’nden Trump dönemine uzanan 200 yıllık süreklilik, ABD dış politikasında belirleyici ayrım çizgisinin normatif ilkelerden çok karşı tarafın direnç kapasitesi üzerinden kurulduğunu göstermektedir. Direnç üretebilen aktörler müzakere zeminine dâhil edilmekte; bu kapasiteyi sergileyemeyenler ise baskı ve yönlendirme alanı olarak ele alınmaktadır. Hukuk ve diplomasi bu tabloda ortadan kalkmış araçlar değildir; ancak belirleyici konumdan tamamlayıcı role çekilmiştir. Güncel küresel düzen bu nedenle değerler üzerinden inşa edilen bir yapıdan çok, güç ve dayanıklılık üzerinden işleyen bir denge mekanizması olarak okunmalıdır. Mukavemet, bu mekanizmada ahlâkî bir erdem değil; siyasal özne olmanın asgari şartı hâline gelmiştir.
Bu genel tablo içinde Türkiye, Monroe–Bolivar denkleminden müteşekkil satrançta dışarıdan izleyen olmakla birlikte, edilgen bir konumda yer almamaktadır. Türkiye’nin son yıllarda izlediği çok boyutlu ve otonomi arayışını merkeze alan dış politika çizgisi, Rusya Ukrayna savaşından da görüldüğü üzere, hegemonik merkezlerle doğrudan cepheleşmeden; ancak tek taraflı tahakkümü de içselleştirmeden hareket eden bir mukavemet pratiği üretmektedir. Latin Amerika ile gelişen diplomatik ve ekonomik ilişkiler, Afrika ve Asya’daki dengeleyici açılımlarla birlikte okunduğunda, Türkiye’nin klasik merkez–çevre hiyerarşisine eklemlenmeyen bir orta güç özneliği inşa etmeye çalıştığı görülmektedir. Bu yönüyle Türkiye, mevcut küresel düzende; mukavemet üretebildiği ölçüde müzakere alanı açabilen, çok merkezli sistemin imkânlarını sahada test eden kurucu bir aktör olarak konumlanabilmektedir.