CGTN Türk Dış Haberler Servisi

İkinci Dünya Savaşı’nda işlenen savaş suçlarının yargılanma süreçleri insanlığın en büyük yüzleşmelerinden biri olarak kayıtlara geçti. Bu yüzleşmenin tarihsel haklılığı bugün de önemini korumakla birlikte Batı’nın Asya’da yaşanan acılara “seçici bir bilinçle” yaklaştığı görülmekte. Ana akım medyanın ve Batılı devletlerin öncelik sıralaması ile yön verdiği anlatı Nazi Almanyası’nın suçlarını ele alan Nünberg davaları sınırlandırılmakta. Bu yaklaşım Japon İmparatorluğu’nun Asya’da yarattığı yıkımın ele alındığı ve cezalandırıldığı Tokyo Yargılamaları’nın gölgede kalma tehlikesini beraberinde getiriyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın Asya ayağının sadece Pearl Harbour saldırısı ile başlamadığını bilmek, sadece 1937’den bu yanan Japon emperyalizme direnen Asya halklarına saygının ifadesi değil aynı zamanda çok kutuplu dünyanın da bir gereği olarak okunmalı. Zira 80 yıl önce kurulan Uzak Doğu Uluslararası Askeri Mahkemesi ya da bilinen adıyla Tokyo Savaş Suçları Mahkemesi sadece aldığı kararlarla değil mahkemenin kuruluşu ve katılımcıları ile de siyasi bir kırılma anını temsil ediyor.

Gerçek anlamda egemenlik tescili

Tokyo Yargılamaları ile birlikte Çin, Afyon Savaşları’ndan bu yana geçen 100 yılı aşkın sürenin ardından ilk kez gerçek anlamda egemen bir ülke haline geldi ve uluslararası toplumda kendi kaderini belirleyebilecek bir konuma ulaştı. Tokyo’ya yargıç göndermek, savaş sonrası Çin’in uluslararası hukukun tam bir parçası olma isteğini vurgulayan yeni değişimlerin bir parçasıydı. Bu durum, 1945’ten bu yana küresel toplumun şekillenmesinde önemli bir rol oynamaya devam etti.

Hizbullah’tan diplomasi çıkışı! Dolaylı müzakereden yanayız
Hizbullah’tan diplomasi çıkışı! Dolaylı müzakereden yanayız
İçeriği Görüntüle

Çok uluslu bir mahkemede Çin’in varlığı, savaş suçları söz konusu olduğunda Çin’in uluslararası hukuk çerçevesini benimsediği önemli bir anı temsil ediyordu. Mahkemede Çinli, Filipinli, Hintli, Avustralyalı, Amerikalı ve Britanyalı yargıçlar vardı. Bu durum, Batı ve Asya ülkeleri arasındaki eski ayrımların aşındığı bir dünyayı gösteriyordu. Bu ülkeler savaş hakkında eşit şekilde yargıda bulunuyor ve hukukun yalnızca ulusal değil, ulusötesi bir nitelik taşıdığını kabul ediyordu.

Amaç yalnızca cezalandırma değil

Çin açısından Tokyo Duruşmaları’yla Kahire Bildirisi ve Potsdam Bildirisi hükümleri hayata geçirilmiş oldu. Duruşmalar, galip ülkelerin ve mağdurların ortak iradesini yansıtarak, Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkelerini savundu ve İkinci Dünya Savaşı’nda elde edilen zaferin sonuçlarını güvence altına aldı.

Uluslararası hukukun en önemli zaferlerinden bir olan Tokyo Yargılaması, uluslararası yapıların ve hukukun yeniden ayağa kalkabileceğine duyulan güvenin bir ifadesiydi. Müttefik ülkeler, doğru yolun yargılama yapmak olduğunu açıkça ortaya koydu. Amaç yalnızca suçluları cezalandırmak değil, aynı zamanda toplumların bu tür vahşetlerin tekrar yaşanmaması için hukuku nasıl kullanabileceğini anlamaktı. Nitekim bu yargılamalar neticesinde 1948’de açıklanan nihai kararla birlikte üç ana kategoriye ayrıldı. Bu kararlar, toplam 28 sanık üzerinden yürütülen yargılamada şekillendi.

Güç siyaseti değil eşit temsiliyet

Yedi üst düzey Japon lideri idama mahkûm edildi ve 23 Aralık 1948’de asılarak infaz edildi. Bu isimler arasında Japonya’nın savaş dönemindeki başbakanı Hideki Tojo da bulunuyordu. On altı sanık ömür boyu hapis cezası aldı. Bu kişiler Japon siyasi ve askeri elitinin üst kademesindendi ve savaşın planlanması ile yürütülmesinde sorumluluk atfedildi. Kararın genel çerçevesi, “A sınıfı savaş suçları” olarak tanımlanan barışa karşı suçlar üzerinden şekillendi. Bu, saldırı savaşının planlanması ve yürütülmesini doğrudan cezalandıran ilk büyük uluslararası yargı kararlarından biri oldu.

Uluslararası hukukun birçok yapısının bugün de o dönemdeki bu anlayıştan türediği görülüyor. Son 10 yılda “güç siyasetinin” öne çıktığı, yalnızca büyüklüğün belirleyici olduğu bir döneme girildiği sıkça dile getirilse de Tokyo Yargılaması bunun tersini gösteriyor.