NATO son dönemde Avrupa ve ABD’de film ve televizyon sektörünün önde gelen isimleriyle dikkat çeken toplantılar düzenliyor. Los Angeles, Brüksel ve Paris’te gerçekleştirilen görüşmelerin ardından, benzer bir buluşmanın önümüzdeki ay Londra’da yapılması planlanıyor.
İngiltere merkezli The Guardian gazetesinin haberine göre toplantılara senarist, yapımcı ve yönetmenlerin davet edildiği, görüşmelerin ise katılımcıların kimliklerinin gizli tutulduğu “Chatham House kuralı” çerçevesinde yürütüldüğü belirtiliyor.
NATO: “Bilgilendirme amaçlı”
İttifak yetkilileri bu görüşmelerin, eğlence sektöründeki profesyonellerin NATO’nun yapısı ve güvenlik politikaları hakkında bilgi edinme talebi üzerine organize edildiğini savunuyor. Yetkililer, toplantıların herhangi bir yönlendirme içermediğini ve karşılıklı diyalog amacı taşıdığını öne sürüyor.
Ancak görüşmelere ilişkin sızan bilgiler, halihazırda bu temaslardan ilham alan en az üç medya projesinin geliştirildiğini ortaya koydu. Guardian’ın ulaştığı belgelerde, “iş birliği”, “ittifak” ve “ortak savunma” gibi kavramların gelecekteki film ve televizyon projelerinde işlenmesinin teşvik edildiği belirtiliyor.
Sinema dünyasından sert tepki
Toplantılara katılan ya da davet edilen bazı isimler ise sürece tepki gösterdi. 2026 İrlanda Film ve Televizyon Ödülleri’nde ödül alan “Christy” filminin yazarı Alan O'Gorman, girişimi “açıkça propaganda” olarak nitelendirdi.
O’Gorman, sanatın savaş politikalarını desteklemek amacıyla kullanılmasından rahatsızlık duyduğunu ifade ederken, senarist ve yapımcı Faisal A. Qureshi de yaratıcı sektör çalışanlarının askeri çevrelerden gelen bilgileri yeterince sorgulamadan benimseyebileceği uyarısında bulundu.
Bazı katılımcılar, bu tür toplantıların sanatçıları NATO’nun mesajlarını üretmeye teşvik edebileceğini ve tek taraflı anlatıları güçlendirebileceğini savunuyor.
Soğuk Savaş’tan bugüne “yumuşak güç” stratejisi
Tartışmalar, Batılı savunma kurumlarının kültür-sanat alanıyla ilişkisini yeniden gündeme taşıdı. Özellikle Soğuk Savaş döneminden itibaren ABD Savunma Bakanlığı ile Hollywood arasındaki iş birlikleri uzun yıllardır biliniyor. Amerikan ordusunun ve güvenlik kurumlarının senaryolara teknik danışmanlık verdiği, bazı yapımlara ekipman ve çekim desteği sağladığı birçok örnek bulunuyor.
Uzmanlara göre NATO’nun son hamlesi de “stratejik iletişim” ve “yumuşak güç” politikalarının kültürel üretim alanına taşınmasının yeni bir örneği olarak değerlendiriliyor.
Türkiye’deki propaganda filmleri yeniden gündemde
Yaşanan tartışmalar Türkiye açısından da dikkat çekici bir geçmişi yeniden gündeme getirdi. NATO’nun 1960’lı yıllarda Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik rolünü anlatan tanıtım filmleri ve kısa belgeseller hazırladığı biliniyor.
Özellikle 1964 yılında çekilen ve İstanbul’u konu alan yapımların, Soğuk Savaş atmosferinde Sovyetler Birliği’ne karşı Batı bloğunun mesajlarını güçlendirmeyi amaçlayan propaganda çalışmaları olarak değerlendirildiği ifade ediliyor.
Arşivlerde ayrıca Kore Savaşı sonrası Türkiye’nin NATO üyeliği süreci ve askeri katkılarını öne çıkaran haber filmleri ile kısa belgesellerin bulunduğu belirtiliyor. Bu yapımların, dönemin sinema salonlarında haber kuşakları öncesinde halka gösterildiği aktarılıyor.
Yeni tehdit senaryoları senaryolara mı taşınacak?
Avrupa’daki bazı düşünce kuruluşları da savunma politikalarına kamu desteği sağlamak için kültür-sanat sektörünün daha etkin kullanılmasını savunuyor. Son dönemde yayımlanan analizlerde, klasik savaş sahneleri yerine siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları, enerji krizleri ve toplumsal kaos senaryolarının film ve dizilerde daha fazla işlenmesi gerektiği öneriliyor.
Uzmanlara göre bu yaklaşım, yalnızca modern güvenlik tehditlerini anlatmayı değil, aynı zamanda artan savunma harcamalarına yönelik toplumsal desteği güçlendirmeyi amaçlıyor.
Kültürel üretimde yeni dönem tartışması
NATO’nun sinema ve televizyon sektörüne yönelik bu girişimleri, devletlerin güvenlik politikalarıyla kültürel üretim arasındaki ilişkinin gelecekte daha görünür hale geleceği yorumlarını beraberinde getiriyor.
Eleştirmenler, sanatın bağımsızlığının zedelenebileceği uyarısında bulunurken; destekleyen çevreler ise güvenlik politikalarının kamuoyuna anlatılması için kültürel alanın doğal bir iletişim kanalı olduğunu savunuyor.




