Özel Haberler

Altmış yılı aşan kuşatma: ABD ablukası Küba’yı nasıl nefessiz bırakıyor?

ABD’nin 1962’den bu yana sürdürdüğü ambargo, 2026 itibarıyla enerji, finans ve dijital altyapıyı hedef alan çok katmanlı bir kuşatmaya dönüştü. Yakıt sevkiyatlarının engellenmesi, bankacılık kanallarının kapatılması ve ilaç tedarikinin kesintiye uğraması, Küba’da gündelik yaşamı felç etti. Ortaya çıkan bu tablo, sivil nüfusu doğrudan hedef alan sistematik bir soykırım niteliği taşıyor.

Aslı Ağırdil

2026 yılı itibarıyla Küba’da yaşananlar sıradan bir ekonomik darboğaz ya da geçici bir enerji krizi değil. Altmış yılı aşkın süredir uygulanan ABD ablukası, bugün mali ve ticari baskıların ötesine geçerek fiili bir deniz ve enerji kuşatmasına dönüşmüş durumda.

Yakıt sevkiyatlarının engellendiği, bankacılık kanallarının kapatıldığı ve temel ihtiyaçlara erişimin kesildiği bu süreç, Küba’yı sistematik biçimde boğan modern tarihin en uzun soluklu kuşatmalarından birine dönüşmüş durumda.

Ablukanın kısa tarihi: 1962’den bugüne

ABD’nin Küba’ya yönelik yaptırımları, 1962 yılında yürürlüğe giren ticaret ambargosuyla başladı. Soğuk Savaş’ın sert ideolojik ikliminde şekillenen bu politika, başlangıçta ikili ilişkileri hedef alırken, ilerleyen yıllarda kapsamı sistematik biçimde genişletildi.

Ambargo, zamanla yalnızca ABD–Küba hattını değil, Küba ile ticari, finansal ya da diplomatik ilişki kuran üçüncü ülkeleri ve çok uluslu şirketleri de kapsayan küresel bir baskı mekanizmasına dönüştü.

Bu yaptırım rejimi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda son 33 yıldır her yıl düzenli olarak oylamaya sunuluyor.

Oylamalarda her yıl ortalama 187 ülke, ABD’nin Küba’ya uyguladığı ambargonun kaldırılması yönünde oy kullanıyor. Bu tablo, söz konusu politikanın uluslararası toplum nezdinde neredeyse evrensel düzeyde reddedildiğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak Genel Kurul kararlarının bağlayıcı nitelik taşımaması ve özellikle ABD’nin her oylamada ısrarla “hayır” oyu kullanması nedeniyle, bu güçlü siyasi iradeye rağmen ambargo sahada fiilen uygulanmaya devam ediyor.

Ablukaya karşı duran ülkeler

Bu süreçte Türkiye ,Çin, Rusya, Venezuela ve Meksika, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ABD’nin Küba’ya uyguladığı ambargonun kaldırılması yönünde oy kullanarak ablukaya karşı açık bir tutum sergiliyor. Bu ülkeler, ABD’nin tek taraflı yaptırımlarını uluslararası hukuka aykırı ve Birleşmiş Milletler ilkeleriyle çelişkili bulduklarını BM platformlarında düzenli olarak vurguluyor.

Ankara, Pekin, Moskova, Caracas ve Meksika yönetimleri, Havana ile siyasi, ekonomik ve diplomatik ilişkilerini sürdürerek ambargonun fiili etkilerini hafifletmeye yönelik iş birliği kanallarını açık tutmaya devam ediyor.

Yaptırımın asıl gücü: Finansal altyapı

Küba’ya yönelik ablukanın etkisini derinleştiren temel unsurlardan biri, askeri ya da diplomatik baskıdan ziyade ABD’nin küresel finans altyapısı üzerindeki yapısal ağırlığıdır. Bugün dünya genelindeki döviz işlemlerinin yaklaşık yüzde 88’i ABD doları üzerinden gerçekleştiriliyor; sınır ötesi dolar transferlerinin yüzde 95’i ise sayıları birkaç düzineyi geçmeyen Amerikan bankalarının denetimi altında bulunuyor.

Bu yapı, ABD’ye yalnızca kendi yaptırımlarını uygulama imkanı tanımıyor; aynı zamanda bu yaptırımları küresel ölçekte fiilen zorunlu kılıyor. Küba ile bağlantılı en küçük bir finansal işlemi dahi gerçekleştiren yabancı bankalar, milyarlarca dolarlık para cezaları ve ABD finans sisteminden dışlanma riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Nitekim BNP Paribas’a 8,9 milyar dolar, HSBC’ye 1,9 milyar dolar, Société Générale’e 1,34 milyar dolar, Standard Chartered’a 1,1 milyar dolar ve ING’ye 619 milyon dolar ceza kesilmesi, bu mekanizmanın ne denli caydırıcı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu örnekler, küresel bankacılık sistemi için açık bir mesaj niteliği taşıyor.

Sonuç olarak, bugün birçok uluslararası banka, Küba ile ilgili tüm işlemleri hukuki bir değerlendirme dahi yapmadan, otomatik olarak reddediyor. Böylece ABD ambargosu, yalnızca ikili bir yaptırım olmaktan çıkıp, küresel finans yoluyla uygulanan fiili bir kuşatmaya dönüşmüş durumda.

Hiçbir karar yok, abluka var: Şirketler ve algoritmalar

Kuşatma yalnızca devletler arası kararlarla sınırlı kalmıyor; özel sektörün “aşırı uyum” refleksi ablukayı daha da derinleştiriyor. ABD merkezli şirketlerin yabancı firmaları satın almasının ardından, Küba ile on yıllara yayılan ticari ve hizmet sözleşmeleri hiçbir siyasi karar açıklanmaksızın bir gecede feshediliyor. Böylece yaptırım, hukuki metinlerin ötesinde fiili bir kopuşa dönüşüyor.

Dijital çağda bu baskı daha görünmez ama daha etkili biçimde işliyor. Ödeme sistemleri, kargo şirketleri ve çevrim içi platformlar, “Küba” kelimesi geçen işlemleri otomatik olarak engelliyor. Bu engellemeler çoğu zaman doğrudan bir devlet talimatıyla değil; algoritmalar, uyum departmanları ve olası cezalardan gösterilen aşırı korku nedeniyle devreye giriyor.

Enerji üzerinden soykırım: Ablukanın yeni aşaması

Trump yönetimi, Küba’ya yönelik ve bugün itibarıyla soykırım boyutlarına varan ablukayı, ülkenin en hayati ihtiyacı olan petrol tedarikini tamamen keserek yeni ve daha sert bir aşamaya taşıdı. Bu adım, 2026 yılını ABD’nin Küba politikasında niteliksel bir kırılma noktası haline getirdi. Yıllardır sürdürülen mali ve ticari baskı, bu dönemde açık biçimde askerî ve enerji temelli bir kuşatmaya dönüştü.

Kısa süre içinde Küba’ya yakıt taşıyan beş petrol tankerine el konuldu ve toplam 7,3 milyon varil petrolün ülkeye ulaşması engellendi.

ABD’nin herhangi bir somut hukuki gerekçe ortaya koymadan gerçekleştirdiği bu müdahalelerin, hem ABD iç hukuku hem de uluslararası hukuk açısından açık bir ihlal niteliği taşıdığı uzmanlar tarafından vurgulanıyor.

Aynı süreçte ABD, 1962’den bu yana Karayipler’deki en büyük deniz gücü konuşlandırmasını gerçekleştirdi. İnsansız hava araçları Meksika–Küba petrol rotalarını sürekli gözetim altına alırken, yayımlanan başkanlık kararnamesiyle Küba’ya tek bir varil petrol satan ülkelere dahi gümrük vergisi uygulanabileceği açıkça ilan edildi.

Bu baskı zinciri kısa sürede somut sonuçlar doğurdu. Artan siyasi ve ekonomik riskler karşısında Meksika sevkiyatlarını durdurmak zorunda kalırken, Venezuela’dan yapılan yakıt tedariki fiilen kesildi. Olası alternatif tedarikçiler de el koyma, yaptırım ve misilleme tehdidi nedeniyle geri adım atarak Küba’ya yönelik sevkiyatlardan tamamen uzaklaştı.

Ortaya çıkan tablo, Küba’nın yalnızca ekonomik olarak değil, enerji ve ulaşım hatları üzerinden de sistematik biçimde tecrit edildiğini açık biçimde ortaya koydu.

Gündelik hayat: Kuşatmanın insani bedeli

Enerji tedarikinin kesintiye uğraması, Küba genelinde günde 20 saate varan elektrik kesintilerine yol açtı. Dizel yakıtı tükenen jeneratörlere bağımlı hastanelerde yatan hastalar ciddi hayati risklerle karşı karşıya kalırken, birçok bölgede aileler yemek pişirebilmek için yeniden odun ve ilkel yöntemlere başvurmak zorunda kaldı.

Yakıt krizi yalnızca haneleri değil, ulaşım ve hava trafiğini de doğrudan etkiledi. Ülkede uçak yakıtı tedarikinin kesilmesi, havalimanlarında seferlerin aksamasına ve bazı uçuşların iptal edilmesine neden oldu. Bu durum, insani yardım, tıbbi malzeme ve temel ihtiyaçların taşınmasını daha da zorlaştırdı.

Sağlık sistemi üzerindeki etkiler ise çok daha çarpıcı boyutlara ulaştı. Resmi verilere göre gerekli ilaçların yaklaşık yüzde 69’una erişilemiyor.

Kemoterapi gören çocuklar için hayati öneme sahip bulantı önleyici ilaçlar dahi temin edilemiyor. Kalp pili, solunum cihazı ve tıbbi yazılımlar gibi kritik ürünlerin tedariki, şirketlerin yaptırım korkusu nedeniyle neredeyse tamamen durma noktasına geldi.

Bir halkı nefessiz bırakmak

Ortaya çıkan tablo, Küba’ya yönelik uygulamaların artık klasik bir yaptırım rejimi değil, sivil nüfusu doğrudan hedef alan, çok katmanlı ve sistematik bir kuşatma olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Yakıt, ilaç, finans, ulaşım ve teknolojiye eş zamanlı erişimin engellenmesi; devlet kararlarının ötesinde bankalar, şirketler ve algoritmalar aracılığıyla işletilen bu yapı, Küba halkını yaşamın en temel imkanlarından bilinçli biçimde yoksun bırakıyor.

Elektrik kesintileri, çöken sağlık hizmetleri ve durdurulan ulaştırma hatları, artık bir baskı politikasından değil, bir halkın yaşam damarlarını kesmeye yönelik sistemli bir yok etme sürecinden söz edildiğini gösteriyor.

Küba örneği, küresel finans altyapısının nasıl bir jeopolitik silaha ve sivil nüfusu hedef alan bir soykırım aracına dönüştürülebileceğini gözler önüne seriyor. Uluslararası toplumun açık itirazlarına rağmen sürdürülen bu kuşatma, yalnızca Küba halkına karşı işlenen ağır bir suç olarak değil, aynı zamanda mevcut küresel düzenin insan hayatı karşısındaki ahlaki iflasının da somut bir göstergesi olarak kayda geçiyor.