CGTN Türk Dış Haberler Servisi
İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan liberal dünya düzeni her ne kadar uygulamada farklı olsa da on yıllardır "ortak değerler" ve "kurallara dayalı sistem" retoriğiyle ayakta tutuluyordu. Buna karşın 2026 Münih Güvenlik Konferansı’nın salonlarında bu yıl yankılanan sesler, sadece bir diplomatik krizin değil, bizzat Batı medeniyetinin kurucu anlatısının sökülüşünün ilanıydı. Münih’te koridorlarda dolaşan hayalet, artık "demokrasi ihracı" gibi pembe bir rüya değil; köklerini 19. yüzyılın karanlık emperyal hırslarından alan, inanç ve güç temelli yeni bir kolonizasyon manifestosuydu.
Düzenin Otopsisi: "Yıkım Altında"
Konferans başlamadan hemen önce servis edilen yıllık güvenlik raporu, adeta bir otopsi raporu titizliğiyle hazırlanmıştı: “Under Destruction” (Yıkım Altında). Bu başlık, sadece kurumların işlemez hale geldiğine dair teknik bir tespit değil, 1945 sonrası kurulan tüm mimarinin; NATO’dan Birleşmiş Milletler’e, Bretton Woods’tan Dünya Ticaret Örgütü’ne kadar bilinçli bir tasfiyesinin dışavurumu.
Raporda dikkat çeken en çarpıcı metafor, kapaktaki "fil" figürüydü. Bu, sadece Cumhuriyetçilerin ve Donald Trump ekolünün diplomatik bir züccaciye dükkanına giren yıkıcı tavrına bir atıf değildi. Aynı zamanda Amerikan dış politikasındaki "bencil izolasyonizm" ile "saldırgan müdahalecilik" arasındaki o ölümcül sarmalın sembolüydü. Davos’ta Mark Carney’nin "küresel bir kopuşun tam ortasındayız" uyarısı, Münih’te yerini daha karanlık bir kavrama bıraktı: Sosyal Darwinizm. Artık "uluslararası hukuk" bir kenara itilmiş, büyük balığın küçük balığı yutmasını meşrulaştıran o vahşi orman kanunu, Transatlantik elitleri tarafından bir "reelpolitik zorunluluk" olarak kabul görmeye başlamıştı.
Rubio’nun Manifestosu: Antikolonyalizme Savaş İlanı
Konferansın kuşkusuz en sarsıcı anı, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun podyuma çıktığı andı. Rubio’nun konuşması, geleneksel bir müttefik dayanışması metninden ziyade, 21. yüzyılın Haçlı Seferi çağrısı niteliğindeydi. Rubio, 1945 sonrasını Batı için bir "altın çağ" değil, bir "gerileme süreci" olarak tanımlayarak tarih yazımını kökten sarstı. Ona göre Batı, Berlin Duvarı’nın yıkılışından bu yana tehlikeli bir yanılgı içindeydi.
Rubio’nun "felaket" olarak nitelediği şey, Latin Amerika’dan Asya’ya kadar uzanan antikolonyalist ayaklanmalar ve ulus devletlerin bağımsızlık çığlığıydı. Washington’ın yeni vizyonu, Batı’yı 250 yıl önceki sömürgeci reflekslerine geri dönmeye çağırıyordu. "Biz Avrupa’nın çocuğuyuz" diyen Rubio, ittifakı rasyonel çıkarlar veya demokratik normlar üzerine değil; Hristiyan inancı, ortak ataların hatıraları ve "beyaz adamın" tarihsel misyonu gibi kültürel-dini bir kimlik üzerine inşa etmeyi teklif etti. Bu, Birleşmiş Milletler’i "işlevsiz" bularak kenara iten ve Gazze gibi insani felaketlerdeki sorumluluğunu bir kenara bırakıp suçu sisteme atan, maskesiz bir güç politikasıydı.
Avrupa’nın "Gronland Anı" ve Stratejik Felç
Amerika bu yeni ve sert emperyalizme savrulurken, Avrupa kıtası kendi varoluşsal krizinin pençesinde kıvranıyor. Emmanuel Macron’un daha önce dile getirdiği "Gronland Anı" kavramı Münih’te ete kemiğe büründü. Macron her ne kadar Avrupa’yı Avrupalılar tarif etsin çağrısında bulunsa da yaşlı kıta karşılaştığı meydan okumalara karşı birleşik bir cephe kurmaktan aciz görünüyor.
Macron, nükleer şemsiye altınd "stratejik özerklik" ve korumacı ekonomik duvarlar talep ederken; Almanya, nükleer sorumluluk almaktan kaçınan ve gümrük savaşlarının sanayisini bitirmesinden korkan bir çekingenlik içinde. Münih’te görülen tablo, karanlık bir yolda cılız bir el feneriyle yönünü bulmaya çalışan, içten içe sağ popülist hareketlerle kemirilen yorgun bir kıta fotoğrafıydı. ABD’nin Avrupa’daki sağ partileri açıkça fonlama ve siyasi mühendislik yapma kararı ise, Transatlantik bağlarının artık bir ortaklıktan çok bir "vasallık ilişkisine" dönüştüğünün en somut kanıtıydı.