ABD Başkanı Donald Trump’ın son haftalarda Ortadoğu liderleriyle yaptığı görüşmelerde İbrahim Anlaşmaları’nın (Abraham Anlaşmaları) genişletilmesini yeniden gündeme getirmesi, Washington’da stratejik bir açılım olarak görülse de bölge başkentlerinde aynı karşılığı bulmadı. Trump’ın Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşmeyi İran savaşının sona erdirilmesi ve yeni bölgesel düzenin kurulması için bir ön şart olarak sunması, Riyad’dan Kahire’ye kadar birçok başkentte sessizlikle karşılandı. Bu sessizlik özünde bir kararsızlığın değil, bölgenin zaten yıllardır ortaya koyduğu tutumun yeniden teyidinin işareti olarak değerlendiriliyor.
Trump yönetimi, İran ile İsrail arasında son dönemde yaşanan çatışmaların ardından yeni bir diplomatik çerçeve oluşturmak isterken, İbrahim Anlaşmaları’nı bu sürecin merkezine yerleştirmeye çalışıyor. Buna karşın son İran-İsrail savaşı sırasında Körfez ülkelerinin büyük bölümü Washington’a ve Tel Aviv’e doğrudan saldırıların bölgeyi istikrarsızlaştıracağı yönünde uyarılarda bulunmuştu. Savaşın ardından İran’ın misilleme saldırıları nedeniyle güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalan Körfez ülkeleri, ABD güvenlik garantilerinin güvenilirliğini de yeniden sorgulamaya başladı. Bu nedenle Trump’ın normalleşme çağrıları bölge başkentlerinde karşılık bulmakta zorlanıyor.
Gerilimin merkezi halen Filistin
Bölgesel direncin arkasındaki temel unsur ise Filistin meselesi olmaya devam ediyor. Arap ülkeleri, 2002 yılında kabul edilen Arap Barış Girişimi kapsamında İsrail’e çok daha kapsamlı bir teklif sunmuştu. Buna göre İsrail’in işgal altındaki topraklardan çekilmesi, bağımsız Filistin devletinin kurulması ve mülteci meselesinin çözülmesi karşılığında İsrail ile 50’den fazla ülke arasında normalleşmenin önü açılacaktı. Ortaya çıkan tabloya rağmen İsrail bu öneriyi hiçbir zaman kabul etmedi. Bugün Arap başkentleri, İsrail’in Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye’deki mevcut politikaları sürerken yeni normalleşme adımlarının siyasi olarak savunulamaz olduğunu düşünüyor.
Gazze savaşı sonrasında İsrail’e yönelik uluslararası eleştirilerin artması da denklemi değiştirdi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Gazze’nin büyük bölümünü kontrol altına alma yönündeki açıklamaları, Batı Şeria’daki fiili ilhak politikaları ve Lübnan ile Suriye’de genişleyen askeri faaliyetler, birçok Arap hükümetinin kamuoyu baskısıyla karşı karşıya kalmasına yol açtı. Bölgedeki liderler açısından İsrail ile yeni bir normalleşme anlaşması imzalamanın siyasi maliyeti, sağlayacağı stratejik kazançlardan daha yüksek görülüyor.
S. Arabistan için kritik önemde
Suudi Arabistan'ın tutumu Washington açısından kritik önem taşıyor. Biden döneminde de gündemde olan Riyad-Tel Aviv normalleşmesi, Gazze savaşının ardından fiilen donduruldu. Suudi yönetimi, bağımsız Filistin devletine yönelik inandırıcı bir yol haritası olmadan İsrail ile ilişkileri normalleştirmeyeceğini defalarca açıkladı. Son İran savaşı da Riyad’ın bu yaklaşımını daha da güçlendirdi. Körfez ülkeleri, İran’a karşı yürütülen askeri operasyonların bölgesel istikrarı zedelediğini ve kendi güvenlik çıkarlarına zarar verdiğini düşünüyor.
Trump’ın Mısır, Ürdün ve hatta Pakistan gibi ülkeleri de İbrahim Anlaşmaları’na katılmaya çağırması ise bölgede şaşkınlıkla karşılandı. Mısır 1979’da, Ürdün ise 1994’te İsrail ile barış anlaşması imzalamıştı. Pakistan ise kısa süre önce iki devletli çözüm ve başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletine verdiği desteği yeniden teyit etti. Bu nedenle Washington’ın önerileri bölgesel gerçekliklerle örtüşmeyen diplomatik girişimler olarak değerlendiriliyor.