CGTN Türk Dış Haberler Servisi

İran’a karşı savaşa giren Washington, başlangıçta açık olan Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmanın yollarını arıyor. Tahran’daki yönetimi değiştirmekten nükleer kapasiteyi ortadan kaldırmaya uzanan hedeflerin yerini deniz ulaşımını yeniden sağlama çabasının alması, ABD’nin askeri gücü ile ulaşabildiği siyasi sonuç arasındaki mesafeyi ortaya koyuyor.

Foreign Affairs dergisinde yayımlanan analiz, bu açmazın yalnızca Trump yönetiminin kararlarıyla açıklanamayacağını belirtiyor. Amerikan stratejisinin uzun süredir taşıdığı temel sorun, daha fazla ateş gücü ve daha gelişmiş teknolojinin rakibin iradesini kırmaya yeteceği beklentisi. İran savaşı, Vietnam, Irak ve Afganistan’da ağır bedellerle sınanan bu yaklaşımın son örneği olarak değerlendiriliyor.

Hedef değişti, maliyet büyüdü

Analize göre İran savaşının başlıca sorunlarından biri, askeri harekâtın hangi somut siyasi sonuca ulaşacağının baştan belirlenmemesi. Yönetimi değiştirme, nükleer tehdidi giderme ve Hürmüz’ü açma amaçları arasında gidip gelen açıklamalar, başarı ölçütünün de sürekli değişmesine yol açtı. Bu belirsizliğe diplomatik hazırlığın eksikliği eklendi. Bölgedeki Arap ülkeleri dahil müttefiklerin saldırı öncesinde bilgilendirilmediğini belirten yazar, Washington’un daha sonra Hürmüz için istediği desteği bulamamasını bu güven kaybıyla ilişkilendiriyor.

İran açısından ise denklem farklı işliyor. Tahran’ın ABD ordusunu savaş alanında yenmesi gerekmiyor; yönetimin varlığını koruması, Washington’un en iddialı hedefini boşa çıkarmaya yetebiliyor. Hürmüz üzerindeki baskı da çatışmanın maliyetini İran sınırlarının ötesine taşıyor. Yazar, uzun yıllara dayanan Ortadoğu görevlerinde İran’ın her zaman Hürmüz’le birlikte değerlendirildiğini aktarıyor. Boğaz, Tahran’ın dış müdahaleye karşı elindeki temel kozlardan biri. Bu nedenle Amerikan hava gücünün verebileceği hasar ile İran’a kabul ettirebileceği siyasi sonuç aynı anlama gelmiyor.

Vietnam’dan kalan soru

Askeri başarı ile savaşın sonucu arasındaki kopukluğun Afganistan’da da etkili olduğunu belirten yazar askeri geçmişinden örnekle sorumluluğu kabul ediyor. Afganistan’da muharip komutan olarak görev yaparken daha fazla asker, silah ve paranın en karmaşık sorunları çözebileceğine inandığını aktarıyor. İlk askeri başarıların ardından ayaklanmalarla mücadele ve devlet inşası gibi genişleyen görevler, bu beklentinin sınırlarını gösterdi.

Irak’ta da Saddam Hüseyin’i devirmekle başlayan müdahale, Batı tarzı bir demokrasi kurma hedefine doğru genişledi. Her iki savaşta da değişen siyasi amaçlar, askeri angajmanın süresini ve maliyetini artırdı.

Pentagon’da kim itiraz edecek?

Makale, bu hataların tekrarlanmasını kolaylaştıran kurumsal değişimlere de dikkat çekiyor. Başkanlık gücünün kişiselleşmesi ve atamalarda lidere bağlılığın öne çıkması, askeri ve diplomatik değerlendirmelerin karar vericilere ne kadar açık aktarılabildiği sorusunu gündeme getiriyor.

Savunma Bakanı Pete Hegseth döneminde üst düzey komutanların görevden alınması ve terfi listelerine müdahale edilmesi, bu çerçevede ele alınıyor. Yazar, söz konusu uygulamaların komutanların savaşın riskleri ve askeri gücün sınırları konusunda açık konuşmasını zorlaştırabileceği uyarısında bulunuyor.

Avam Kamarası'nda Filistin krizi
Avam Kamarası'nda Filistin krizi
İçeriği Görüntüle

Yapay zekâ ve insansız sistemlerin hızla yaygınlaşması da karar vericilerde savaş alanını bütünüyle kontrol edebilecekleri beklentisini besleyebilir. Analize göre bu teknolojiler askeri harekâtı geliştirse de yanlış siyasi tercihleri düzeltemiyor. Pentagon’da bu sınırları hatırlatacak isimlerin sesinin zayıflaması ise yeni müdahalelerin önündeki frenleri aşındırıyor.