ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı geniş çaplı saldırıların üzerinden haftalar geçti.
Washington yönetimi bir yandan savaşın kısa sürede sona ereceğini savunuyor bir yandan da İran’ın enerji altyapısı dahil olmak üzere yeni hedeflere yönelik saldırı hazırlıkları yapıyor. Bu gelişmeler, uluslararası kamuoyunda “yırtıcı hegemonya” tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
“Yırtıcı hegemonya” ne anlama geliyor?
Son dönemde ABD’nin dış politika hamleleri; askeri müdahaleler, ekonomik baskılar ve müttefiklere yönelik sert ticaret politikalarıyla “yırtıcı hegemonya” kavramı üzerinden tartışılıyor. Bu yaklaşım, bir ülkenin küresel gücünü artırmak için diğer devletler üzerinde baskı kurmasını ve kaynaklarını agresif biçimde kullanmasını ifade ediyor.
ABD’li akademisyen Stephen Walt, bu stratejinin kısa vadeli kazanç hedeflediğini ancak uzun vadede ciddi riskler barındırdığını vurguluyor. Walt’a göre, “yırtıcı hegemonya kendi yıkımının tohumlarını içinde barındırıyor.”
Belirsiz hedefler, artan maliyetler
Uzmanlar, ABD’nin özellikle İran’a yönelik askeri operasyonlarında net bir stratejik hedef ortaya koyamadığını belirtiyor. Bu durum, hem askeri planlamada hem de ekonomik kaynak kullanımında ciddi karmaşaya yol açıyor.
Operasyonların maliyeti hızla artarken, yalnızca birkaç hafta içinde milyarlarca dolarlık harcama yapıldığı ifade ediliyor. Analizlere göre bu harcamalar, ABD içinde sosyal programlara ayrılabilecek kaynakların savaşlara yönlendirilmesine neden oluyor.
İçeride büyüyen hoşnutsuzluk
Artan savaş maliyetleri ve süregelen çatışmalar, ABD kamuoyunda da rahatsızlık yaratıyor. Yapılan anketler, halkın önemli bir bölümünün yönetimin askeri politikalarından memnun olmadığını gösteriyor.
Uzmanlara göre, dış politikada agresif adımların ekonomik yükü doğrudan toplumun farklı kesimlerine yansıyor. Eğitim, sosyal yardım ve konut gibi alanlara ayrılabilecek bütçelerin savaşlara aktarılması, iç siyasi gerilimi artırıyor.
Müttefiklerle ilişkiler zayıflıyor
“Yırtıcı hegemonya” stratejisinin bir diğer sonucu ise ABD’nin müttefikleriyle ilişkilerinde yaşanan gerilimler oldu. Avrupa ülkeleri başta olmak üzere bazı müttefikler, Washington’un politikalarına mesafe koymaya başladı.
Örneğin Almanya, Hürmüz Boğazı’na yönelik güvenlik operasyonlarına katılmayı reddederek, bu savaşın NATO’nun sorumluluğunda olmadığını açıkça dile getirdi. Ekonomik etkilerin artmasıyla birlikte Avrupa’nın tutumunun daha da temkinli hale geldiği belirtiliyor.
Küresel düzen ve ABD’nin konumu
Analistlere göre ABD’nin mevcut stratejisi, çok taraflı iş birliği yerine güç odaklı bir yaklaşımı öne çıkarıyor. Bu durum, uluslararası düzeni zayıflatırken ABD’nin küresel liderlik iddiasını da tartışmalı hale getiriyor.
Uzmanlar, bazı ülkelerin ABD’ye olan bağımlılıklarını azaltma yönünde adımlar attığını ve bunun uzun vadede Washington’un etkisini sınırlayabileceğini ifade ediyor.
“Kendi yıkımının tohumları”
Tüm bu gelişmeler, “yırtıcı hegemonya” stratejisinin kısa vadeli kazanımlar sağlasa da uzun vadede ABD için ciddi riskler barındırdığını gösteriyor. Artan maliyetler, iç siyasi huzursuzluk ve zayıflayan ittifaklar, bu yaklaşımın sürdürülebilirliğini sorgulatıyor.
Uzmanlara göre, ABD’nin küresel rolünü koruyabilmesi için daha dengeli ve iş birliğine dayalı bir stratejiye yönelmesi gerekiyor.