Silahlanma mı, Çöküş mü? Japonya’nın Riskli Stratejik Tercihi

Japonya’nın iktidar partisi Liberal Demokrat Parti (LDP), geçtiğimiz günlerde ülkenin pasifist anayasasını değiştirmeye yönelik girişimini yeniden başlattı. Ülke genelinde geniş halk tepkisiyle karşılaşan bu adım, Başbakan Sanae Takaichi liderliğinde son yıllarda hız kazanan silahlanma sürecinin yeni bir aşaması olarak öne çıkıyor.

Takaichi liderliğinde hızlanan silahlanma ve anayasa değişikliği çabaları, yalnızca stratejik bir tercih değil; aynı zamanda ekonomik gerçeklerden kopuk, tarihsel hafızayı göz ardı eden ve bölgesel istikrarı riske atan tehlikeli bir yönelimi temsil ediyor. Tokyo yönetiminin savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2’sine çıkarma hedefi, dış tehdit söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da bu yaklaşımın arkasında ciddi bir iç politika başarısızlığını perdeleme çabası yatıyor.

Japonya bugün, gelişmiş ekonomiler arasında benzeri görülmemiş bir borç yüküyle karşı karşıya. Kamu borcunun GSYH’nin yaklaşık yüzde 260’ına ulaşmış olması, ülkenin mali manevra alanını ciddi biçimde sınırlandırıyor. Buna rağmen savunma harcamalarının artırılması, ekonomik rasyonaliteyle değil, jeopolitik hizalanmalarla açıklanabilecek bir tercihtir. Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü (SIPRI) verileri 2021yılında 5.3 trilyon yen (49 milyar $) olan Japonya’nın savunma harcamaları 2025 yılında 2025 yılında 9.9 trilyon yen (70 milyar $) olarak gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Yine SIPRI verilerine göre Japonya’nın savunma ithalatında ABD’nin %95’lik bir pay aldığı görülmektedir.

Daha da çarpıcı olan ise Japonya’nın derinleşen demografik krizidir. Hızla yaşlanan nüfus, düşen doğurganlık oranları ve daralan iş gücü, ülkenin ekonomik dinamizmini aşındırmaktadır. Japonya’da 65 yaş üstü nüfus 36 milyonu aşmış durumda ve toplam nüfusun yaklaşık yüzde 29,4’ünü oluşturuyor. Başka bir ifadeyle, her üç Japon’dan biri yaşlı ve bu durum ülkeyi dünyanın en yaşlı toplumlarından biri haline getiriyor.

2024 yılında doğumlar ile ölümler arasında yaklaşık 1 milyonluk fark oluştu. 128 milyon olan ülke nüfusunun 2050’ye kadar yaklaşık 30 milyon azalması bekleniyor. 2060’a kadar iş gücünde yüzde 30’dan fazla düşüş öngörülüyor. Başka bir ifadeyle, Japonya’da her yedi çalışandan birinin 65 yaş üstü olduğu bir yapıda, ekonomiyi taşıyacak insan kaynağı hızla daralıyor. Ülkede yaklaşık 9 milyon boş evin bulunması, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda coğrafi bir çöküşün de işareti olarak öne çıkıyor.

Nüfusun yaklaşık üçte birinin 65 yaş üstü olduğu bir toplumda, artan sağlık ve sosyal güvenlik harcamaları zaten kamu maliyesini zorlarken, askeri harcamalara öncelik verilmesi toplumsal refahı doğrudan tehdit etmektedir.

Bu gerçekler Japon kamuoyu tarafından da giderek daha yüksek sesle dile getirilmektedir. “Savunma vergisi” gibi öneriler, halkın yaşam maliyetleri artarken hükümetin askeri önceliklere yönelmesine karşı ciddi tepkilere yol açmıştır. Japon halkı, güvenlik söylemi altında ekonomik sorunların perdelemeye çalışıldığının farkındadır.

Ancak sürecin en tehlikeli boyutu, Japonya’nın tarihsel sorumluluklarını göz ardı etmesidir. II. Dünya Savaşı sırasında Japon militarizminin Asya-Pasifik coğrafyasında yarattığı yıkım, bölge halklarının kolektif hafızasında hâlâ derin izler taşımaktadır. Çin başta olmak üzere birçok ülke, Japonya’nın bu geçmişle tam anlamıyla yüzleşmediğini ve bugün izlenen politikaların bu karanlık dönemin gölgesini yeniden canlandırdığını düşünmektedir.

Japonya, iç tasarruflara dayanan borç yapısının sağladığı alan sayesinde hızlı silahlanma hamlesini belki kısa vadede sürdürebilir. Ancak orta ve uzun vadede derinleşen demografik gerileme, hızla artan sosyal harcamalar ve ağır borç yükü, bu stratejinin sürdürülemez olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Daha da önemlisi, tarih net bir uyarıda bulunmaktadır: Militarizme yönelen bir yol, Japonya’yı yeniden ciddi sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir.

Japonya’nın kendi savunma ihtiyaçlarından ziyade ABD’nin Çin’i çevreleme stratejisine entegre olduğu yönündeki eleştiriler hem iktidar içinden hem de muhalefetten dile getirilmektedir. Japonya’nın ABD ile güvenlik ittifakının “eşit olmayan” bir ilişkiye dönüştüğünü savunan çevreler, özellikle Okinawa gibi bölgelerde yoğunlaşan ABD üsleri ve karar alma süreçlerindeki dış etki nedeniyle Japonya’nın bağımsız bir güvenlik stratejisi geliştirmekte zorlandığını vurgulamaktadır.

Tüm bu veriler, Japonya’nın savunma harcamalarındaki artışın ulusal bir stratejiden ziyade ABD’nin bölgesel jeopolitik mimarisine entegrasyonun bir sonucu olduğunu ortaya koymaktadır.

Çin’in savunduğu ortak güvenlik, karşılıklı saygı ve barışçıl kalkınma ilkeleri, bölgesel istikrar için rasyonel bir yol olarak öne çıkmaktadır. Buna karşın Japonya’nın askeri genişlemeye dayalı yaklaşımı, yalnızca komşularını tedirgin etmekle kalmamakta, aynı zamanda Asya-Pasifik’te gereksiz bir bloklaşma ve gerilim ortamı yaratmaktadır. “Tehdit” söylemi üzerinden yürütülen bu politika, gerçekte Japonya’nın iç ekonomik sorunlarını gizleme çabasından başka bir şey değildir.

ABD’nin müttefiklerine, hatta NATO üyesi Avrupa ülkelerine yönelik son dönemdeki söylem ve uygulamaları da dikkat çekici bir tablo ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, Washington’ın yönlendirmelerine dayanarak atılacak adımların ve bölge ülkelerini karşı karşıya getiren stratejik tercihlerin orta vadede Japonya’nın çıkarlarına nasıl hizmet edeceği sorusu, yalnızca dış gözlemciler için değil Japon kamuoyu açısından da ciddi bir belirsizlik olmaya devam etmektedir.

Sonuç itibarıyla Japonya bugün yalnızca ekonomik bir yönelim belirlemiyor, aynı zamanda tarihsel bir sınamayla karşı karşıya bulunuyor. Barışçıl kalkınma ve bölgesel iş birliği çizgisini tercih etmek yerine militarizme yönelmesi, ülkeyi giderek yalnızlaştıracak ve Asya-Pasifik’te istikrarsızlığın temel aktörlerinden biri haline getirecektir. Nitekim Japonya, 20. yüzyılın başında girdiği silahlanma yarışını, II. Dünya Savaşı sonrasında ağır bedeller ödeyerek sonlandırmak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu tarihsel tecrübeden yeterli ders çıkarılmadan yeniden benzer bir sürece girilmesi, dikkatle değerlendirilmesi gereken çarpıcı bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Tarih kendini tekrar etmek zorunda değildir; ancak geçmişten ders alınmadığında, ortaya çıkacak sonuçların çok daha ağır olabileceği unutulmamalıdır.