21. yüzyıl uluslararası sistemi, yalnızca güç dağılımının değiştiği bir dönemden geçmemektedir; aynı zamanda merkez fikrinin, meşruiyet üretme kapasitesinin ve diplomatik ağırlık noktalarının yeniden tanımlandığı bir tarihsel kırılma yaşamaktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin askerî, ekonomik, kurumsal ve ideolojik üstünlüğü üzerine inşa edilen tek kutuplu düzen, uzun süre uluslararası sistemin ana rotasını belirlemiştir. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yalnızca “ABD hegemonyasının gerilemesi” şeklinde açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Asıl mesele, sistemin çok merkezli bir dağılmaya mı, yoksa yeni bir merkez etrafında yeniden yoğunlaşmaya mı yöneldiğidir.
Bu sorunun cevabı için son altı aylık diplomatik trafik dikkat çekici bir veri sunmaktadır. Aralık 2025 ile Mayıs 2026 arasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden dördünün liderleri Pekin’e gitti: Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron Aralık 2025’te, İngiltere Başbakanı Keir Starmer Ocak 2026’da, ABD Başkanı Donald Trump Mayıs 2026’da ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin yine Mayıs 2026’da Çin’de ağırlandı. Beşinci daimi üye olan Çin ise yalnızca bu trafiğin ev sahibi değil, aynı zamanda Mayıs 2026’da BM Güvenlik Konseyi dönem başkanlığını üstlenen aktör oldu. Çin’in Mayıs 2026 Güvenlik Konseyi başkanlığı BM takviminde de teyit edilmektedir. Bu tablo, salt protokol yoğunluğu veya diplomatik tesadüf olarak okunamaz. Daha derin bir yapısal dönüşüme işaret etmektedir: dünya artık yalnızca çok merkezli hale gelmiyor; diplomatik, ekonomik ve jeopolitik hatlar giderek Pekin etrafında yeniden örgütleniyor. Başka bir ifadeyle, klasik “çok kutupluluk” söylemi bu yeni tabloyu açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Çünkü çok kutupluluk, farklı güç merkezlerinin birbirinden görece bağımsız biçimde hareket ettiği bir düzeni ima eder. Oysa son dönemde görülen eğilim, farklı kutupların Çin’e karşı değil, Çin üzerinden pozisyon almaya başladığını göstermektedir.
Bu noktada hegemonya döngüleri üzerinden düşünmek açıklayıcıdır. Modern uluslararası sistem, tarihsel olarak belirli güç merkezlerinin teknolojik, ekonomik ve askerî üstünlükleri üzerinden şekillenmiştir. 17. yüzyılda Hollanda ticaret ve finans ağlarıyla, 19. yüzyılda Britanya sanayi devrimi ve deniz gücüyle, 20. yüzyılın ikinci yarısında ABD Bretton Woods kurumları, dolar sistemi, NATO ve küresel üretim ağlarıyla hegemonik üstünlük kurmuştur. Ancak her hegemonik döngü, bir süre sonra aşırı genişleme, maliyet artışı, meşruiyet krizi ve yeni teknolojik-üretim merkezlerinin yükselişiyle sarsılmıştır. Bugün ABD merkezli düzenin yaşadığı sorun da tam olarak burada ortaya çıkmaktadır: Washington hâlâ dünyanın en büyük askerî ve finansal güçlerinden biridir; ancak artık tek başına sistem kuran, kriz yöneten ve norm belirleyen merkez olma kapasitesi tartışmalıdır.
Charles Kupchan’ın “No One’s World” yaklaşımı, Batı merkezli düzenin artık kendiliğinden işleyen bir küresel çerçeve üretmediğini göstermesi bakımından önemlidir. Kupchan, 21. yüzyılın ne yalnızca Amerika’ya ne de tek bir Batı dışı güce ait olacağını; Batı’nın “yükselen geri kalan” ile yeni bir denge kurmak zorunda kalacağını savunur. Fakat Pekin merkezli son diplomatik yoğunlaşma, Kupchan’ın “kimsenin dünyası” varsayımını aşan yeni bir soruyu gündeme getirmektedir: Eğer dünya kimsenin dünyası olmayacaksa, neden bütün büyük güçler aynı anda Pekin’e gitmektedir? Bence bu sorunun tarihsel arka planında Çin’in 19. yüzyıldaki “aşağılanma yüzyılı” tecrübesi bulunmaktadır. Afyon Savaşları, Çin’in Batılı güçler karşısındaki askerî, ekonomik ve diplomatik kırılganlığının sembolü olmuştur. Birinci Afyon Savaşı 1839-1842 arasında İngiltere ile Qing Çin’i arasında; İkinci Afyon Savaşı ise 1856-1860 arasında İngiltere ve Fransa’nın Çin’e karşı müdahalesiyle yaşanmıştır. Bu savaşlar sonucunda Çin, egemenlik haklarını sınırlayan “eşitsiz antlaşmalar” düzenine maruz kalmış, yabancı güçlere imtiyazlar tanımak zorunda bırakılmıştır.
Bugün ise tarihsel görüntü tersine dönmektedir. Bir zamanlar Batılı güçlerin zorlayıcı diplomasiyle kapılarını açtığı Çin, artık Batılı liderlerin ekonomik, stratejik ve kriz yönetimi gerekçeleriyle ziyaret ettiği merkez haline gelmektedir. Elbette bu durum Çin’in mutlak hegemon olduğu anlamına gelmez. Ancak tarihsel sembolizm güçlüdür: 19. yüzyılda Çin, Batı’nın baskı nesnesiydi; 21. yüzyılda Batılı ve Batı dışı büyük güçlerin stratejik temas noktası haline gelmektedir. Bu, yalnızca güç kaymasının değil, tarihsel hafızanın da jeopolitik alana dönüşüdür.
Sistemde Çin Merkezlilik mi?
Dikkat edilmesi gereken en önemli husus, Çin’e yapılan ziyaretlerde Batı’nın ve Rusya’nın konumunun aynı analitik düzlemde ele alınamayacağıdır. Çünkü daha ilk aşamada, dünya tasavvurları, dış politika öncelikleri ve aktörel ilişki biçimleri birbirinden farklı olan BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin Pekin’e yönelişi, tekil ve homojen bir diplomatik hareketlilik olarak okunmamalıdır. Fransa, İngiltere ve ABD’nin Çin’le kurduğu ilişki; rekabet, bağımlılık, kontrollü angajman ve ekonomik zorunluluk ekseninde şekillenirken, Rusya’nın Çin’e yönelişi daha çok stratejik dayanışma, Batı yaptırımlarına karşı alternatif alan arayışı ve Avrasya merkezli güç dengelemesi üzerinden anlaşılmalıdır. Bu nedenle Pekin’de yoğunlaşan diplomatik trafik, aynı merkeze yönelen fakat farklı motivasyonlarla hareket eden aktörlerin oluşturduğu çok katmanlı bir sistemik geçiş göstergesi olarak değerlendirilmelidir.
İlk olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Aralık 2025 Pekin ziyareti bu bağlamda Avrupa’nın stratejik özerklik arayışının bir yansıması denebilir. Macron’un Çin ziyareti, Avrupa’nın ABD’ye tam bağımlı bir güvenlik ve ekonomi hattına sıkışmak istemediğini göstermiştir. İkinci olarak İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın Ocak 2026 ziyareti ise Brexit sonrası İngiltere’nin ekonomik gerçekçilik çizgisine yöneldiğini göstermektedir. İngiltere açısından Çin, ideolojik tartışmaların ötesinde pazar, yatırım, teknoloji ve küresel finans dengeleri açısından vazgeçilmez bir aktördür. Starmer ziyareti, Londra’nın Çin’i dışlamaktan çok kontrollü angajman üzerinden yönetmeye çalıştığını göstermiştir. Üçüncü ve belki de en dikkat çekici olan ABD Başkanı Donald Trump’ın Mayıs 2026 Pekin ziyareti ise bu sürecin en kritik halkasıdır. Beyaz Saray, Trump’ın Mayıs 2026’da Çin ziyaretinin 2017’den bu yana bir ABD başkanının Çin’e yaptığı ilk ziyaret olduğunu ve bu görüşmede ticaret, istikrar ve ekonomik iş birliği başlıklarında uzlaşılar sağlandığını duyurmuştur. Reuters ise Trump’ın ziyaretten büyük bir ticari kırılma veya İran savaşı konusunda somut Çin desteği elde etmeden ayrıldığını, ancak Xi ile ilişkisini olumlu bir çerçevede sunduğunu yazmıştır. Burada dikkat çekici olan, ABD’nin Çin’i artık yalnızca çevrelemeye çalıştığı bir rakip olarak değil, krizlerin yönetiminde görüşmek zorunda olduğu eş düzeyli bir merkez olarak kabul etmesidir. Bu, Amerikan üstünlüğünün bittiği anlamına gelmez; fakat Amerikan tek taraflılığının sınırlarına ulaştığını mı gösterir sorgulanmalıdır.
Son olarak ise Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Mayıs 2026 Pekin ziyareti Çin merkezli yoğunlaşmanın Avrasya boyutunu gösterdir. Bu ziyaret, Rusya’nın Batı yaptırımları sonrası Çin’e yönelen ekonomik ve diplomatik bağımlılığını görünür kılarken, Çin’in de Rusya’yı ABD karşısında stratejik bir denge unsuru olarak kullandığını göstermektedir. Bu dört ziyaretin ortak anlamı şudur: Pekin artık yalnızca Doğu Asya’nın başkenti değil, küresel sistemin yeniden müzakere edildiği ana diplomatik sahnelerden biri konumunda. ABD, Çin ile ticaret ve kriz yönetimi konuşurken, Rusya, Batı yaptırımları karşısında Çin pazarına ve Çin teknolojik-ekonomik alanına ihtiyaç duymakta, Avrupa ise ABD ile Çin arasında sıkışmadan kendi manevra alanını genişletmeye çalışmakta. Dolayısı ıle aktörlerin motivasyonları farklı olsa da güzergâh aynı: Pekin.
Bu nedenle bugünkü sistemik geçişi yalnızca “çok kutupluluk” kavramıyla açıklamak eksik kalır. Çok kutupluluk, güçlerin dağıldığını söyler; fakat bu güçlerin hangi merkez etrafında yeniden hizalandığını göstermez. Bugünkü tabloda Çin, bir kutup değil aksine bir çekim alanı; Kuşak ve Yol Girişimi, Küresel Kalkınma Girişimi, Küresel Güvenlik Girişimi ve Küresel Medeniyet Girişimi gibi pek çok projenin başlangıç noktası. Ancak 21. yüzyılın sistemik geçişi, klasik anlamda bir hegemonun diğerinin yerine geçmesinden çok, Batı merkezli normatif düzenin çözülmesi ve Çin merkezli pragmatik ağların güçlenmesiyle ilerlemektedir. Bu nedenle Pekin trafiği, “Çin dünyayı yönetecek” gibi basit bir iddianın değil, “dünya Çin’i hesaba katmadan yönetilemeyecek” gerçeğinin göstergesidir.