Atlantik ittifakında dönüşümün fitili ateşlendi

ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırısının dördüncü haftasında Batı ittifakı derin bir sınavdan geçiyor. 28 Şubat’ta başlayan operasyonlar görünürde ortak bir stratejinin ürünüydü. Ancak kısa sürede eş güdümün yerini ayrışma aldı. Bu, yalnızca taktik bir anlaşmazlık değil; Atlantik ittifakının yapısal dönüşümünün açık bir yansıması.

Savaşın başlangıcında hem Trump hem de Netanyahu, İran’da rejim değişikliğinden söz ediyordu. Üç hafta sonra iki başkent arasında hedef tanımında belirgin bir uçurum oluştu. İsrail azami hedeflerinden ödün vermiyor: Üst düzey suikastlar ve stratejik vuruşlarla İran’ı “devirme” söylemini kararlılıkla sürdürüyor. Washington ise hedeflerini daralttı. Vurgu artık füze programı, nükleer kapasiteler ve vekil ağların etkisiz hale getirilmesi üzerinde.

Operasyonel gerilim

Stratejik farklılıklar kısa sürede operasyonel gerilime dönüştü. İran’ın Buşehr eyaletinde, dünyanın en büyük doğalgaz sahası olarak bilinen Güney Pars tesislerine yönelik füze saldırısının ardından Trump, “İsrail Başbakanı Netanyahu’ya petrol altyapısına saldırmamasını söyledim. Onunla iyi anlaşıyoruz ama bazen beni dinlemiyor” diyerek bazı operasyonlardan “önceden haberdar olmadığını” vurguladı. Aynı açıklamada, enerji hedeflerine yönelik gelecek saldırıların Amerikan onayına bağlanacağını ilan etti.

İsrail, gerilimin tırmanma riskini göze almaya daha istekli görünüyor. Trump’ın “kısa kampanya”dan “savaş bitti”ye, ardından “misyon tamamlanmadı”ya uzanan tutarsız mesajları ise Washington’un net bir çıkış stratejisinden yoksun olduğunu gösteriyor. Analizlere göre, ekonomik maliyetler Trump’ın siyasi konumunu tehdit ederse Beyaz Saray, İsrail’in pozisyonuna bakmaksızın İran’dan çekilebilir.

İç siyaset belirleyici

İç siyasi dinamikler, iki ülke arasındaki çatlakları daha da derinleştiriyor. İsrail toplumu, İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü için askeri eylemleri geniş ölçüde destekliyor. ABD’de ise durum tam tersi. 2026 başındaki anketler savaşa neredeyse hiç talep olmadığını gösteriyordu; çatışma uzadıkça muhalefet büyüdü.

Muhafazakâr televizyon sunucusu ve siyasi yorumcu Tucker Carlson, ortaya çıkan tabloyu “İsrail’in savaşı” olarak nitelendiriyor. Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joseph Kent, istifa mektubunda şu ifadelere yer verdi: “İran'daki devam eden savaşı vicdanen destekleyemem. İran, ulusumuz için yakın bir tehdit oluşturmuyordu ve bu savaşı İsrail ve güçlü Amerikan lobisinin baskısı nedeniyle başlattığımız açıktır.” Petrol fiyatları 100 doların üzerinde seyrederken ve ara seçimler yaklaşırken, bu baskı Trump için siyasi felakete dönüşme riski taşıyor.

NATO’nun sınavı

Ayrışma yalnızca siyasi değil, aynı zamanda yapısal. İsrail, İran’ı coğrafi yakınlığı nedeniyle çok daha yakın bir tehdit olarak algılıyor. ABD’de muhalefetin hızla büyüdüğünü, nüfusun yarısından fazlasının savaşı gereksiz bulduğunu ve bir an önce sona ermesini talep ettiğini belirten Çin Çağdaş Uluslararası İlişkiler Enstitüsü Ortadoğu Araştırmaları Merkezi Direktörü Niu Xinchun, “ABD çekilebilir; İsrail çekilemez” yorumunda bulunuyor. İsrail kalıcı hasar için uzun süreli bir savaşa hazır görünürken, ABD ise bir çıkış stratejisi arıyor.

Bu ayrışma transatlantik cephede de benzer bir tablo oluşturuyor. Almanya Şansölyesi Merz, İran çatışmasının “NATO’nun meselesi olmadığını” söyledi. AB, Hürmüz misyonuna neredeyse oy birliğiyle karşı çıkarken, AB Dış Politika Şefi Kaja Kallas “bu Avrupa’nın savaşı değil” dedi. Trump’ın NATO’yu “tek yönlü yol” olarak tanımlaması ve müttefiklerden operasyonel karşılıklılık beklemesi, ittifakın işleyişine yeni bir norm getiriyor. “Önce Amerika” (MAGA) paradigması, merkezinde NATO’nun olduğu ittifak sistemini aşındırma potansiyeli taşıyor.

Sonuç

İran savaşı, Atlantik sisteminde dönüşümün fitilini ateşledi. ABD ile Avrupa arasında tehdit algısı, stratejik kültür ve kolektif güvenliğin amacı konusundaki uçurum giderek açılıyor. ABD ile İsrail arasında hedef tanımı, risk hesapları ve çıkış stratejisi ayrışması derinleşiyor.

Savaş uzadıkça bu çelişkiler daha da keskinleşecek. Transatlantik ortaklık, dayanıklılığı ve çok kutuplu dünyadaki anlamı tartışılan bir belirsizlik dönemine girdi. İttifaklar artık otomatik değil; sorgulanıyor, yeniden tanımlanıyor. Bu süreçten kimin güçlenerek, kimin zayıflayarak çıkacağını önümüzdeki dönemde daha net göreceğiz.